Türkiyenin Derin Analizleri Ergenkon Hakkında Herşey Türkiye ve Darbeler Tarihi Global Gladio
15 Nisan 2008 Salı
HAYRETLER İÇİNDE KALACAĞINIZ ADD GERÇEĞİ
Atatürkçü Düşünce Derneği son dönemin en önemli toplumsal mühendislik merkezlerinden biri haline geldi. İşte ADD'nin Neocon bağlantıları dahil derin analizi...
Atatürkçü Düşünce Derneği'ni (ADD) Münci Kapani, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Muammer Aksoy gibi bilim insanları kurdu. Kısa sürede Türkiye'nin en etkili derneklerinden birisi haline geldi. Ancak şimdi adı darbe iddiaları ile gündeme gelen isimlerin eline geçti.
Chironicle Dergisi'nden Arkın Tepeli'nin haberi:
Michael Rubin adını duydunuz mu? Ya da Harold Rhode? Bu iki ismi duymadıysanız bile Richard Perle ismine aşinalığınız mutlaka vardır. Hani isminin başına "Karanlıklar Prensi "Soluk soluğa sıfatı getirilen kişi. Bu üç isim de Tür medyasının sık sık görüşlerine başvurduğu ABD'li stratejistler. Aslında yaptıkları danışmanlık. Ama Türkiye'de her gün örneklerini televizyonlarda gördüğümüz stratejistlere daha çok benziyorlar.
Son dönemde bu üç isim arasında en çok öne çıkanı Michael Rubin. Kâh Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesini savunuyor, kâh ABD'nin PKK'ya silah verdiğini söylüyor. Türkiye'de yaşanan PKK terörünü bitirmek için ise harika bir önerisi var: Mesut Barzani'yi yakalayıp Türkiye'ye getirmek ve Abdullah Öcalan ile birlikte İmralı'da hapsetmek. Bir nevi ABD'li Yiğit Bulut�
Bu yazıları da Türkiye-ABD ilişkilerinin darboğazda olduğu, Türk kamuoyunda milliyetçi histerinin ayyuka çıktığı Dağlıca Baskını'nın hemen ardından kaleme aldı. Allahtan Michael Rubin'i ne Türkiye'deki karar odakları, ne de ABD'li karar vericiler ciddiye almadı. Peki Rubin'in Türkiye sevdası, PKK düşmanlığı nereden geliyor? Niye ABD'li bir danışman Türkten fazla Türk kesilip, ahkâm kesiyor? Hem de ülkesinin resmi politikasının dışına çıkarak yapıyor tüm bunları.
Gerçi Türkiye'de Michael Rubin oldukça itibar görüyor. İstanbul'da Harp Akademileri'nde yapılan toplantının flash konuğuydu geçen yıl. Türk basınının ise yıldızı. Ne dese, ne yazsa mutlaka alıntılanıyor. Görüşleri ABD'nin resmi devlet politikaları üzerinde hiçbir ağırlığı olmasa da Rubin'i bu kadar değerli kılan bir şeyler olmalı�
Hem Rubin, hem de Harold Rhode ve Richard Perle, Türkiye'de değerli dostlara sahip. Bunların başında Aydan Kodaloğlu gelmekte. Kodaloğlu, öyle çok ortalarda görünmeyi seven bir isim değil. Ankara'da Ak Grup isimli bir danışmanlık şirketi var. ABD'li silah ve petrol devlerinin Türkiye'de temsilciliğini yapıyor. Katıldığı uluslar arası sempozyumlarda kendisini tanıtırken Kürt Yahudisi olduğunu belirtmeden geçmiyor. İkbal hırsı ile yanıp tutuşan politikacıların bir numaralı dostu, rahmetli Turgut Özal'ın danışmanlığını yapmış bir isim. Arşivleri araştırdığınızda İlhan Kesici ve Melih Gökçek ismi sık sık Aydan Kodaloğlu ile ortak kullanılmış. Yani her iki politikacı da bir dönem temasta bulunmuş Kodaloğlu'yla. Kodaloğlu'nun uluslar arası bağlantılarının, Türkiye'deki dostluklarının muhafazakar-milliyetçi politikacı ilhan Kesici'nin, 22 Temmuz 2007 seçimleri öncesinde CHP'ye geçişinde bir etkisi olmuş mudur? Olası CHP-MHP koalisyonunun kotarılmaya çalışıldığı bir dönemde bu dikkati çeken transfer, koalisyonun ön hazırlığı mıdır? Elbette bilmek zor�
Kodaloğlu gücü seven bir isim. Ankara'da elbette çevresi sadece siyasilerle sınırlı değil. 28 Şubat sürecinde en çok birlikte olduğu kişi Em. Org. Çevik Bir'di. Dönemin kudretli "İkinci Başkanı" ile yedikleri-içtikleri ayrı gitmiyordu. Kodaloğlu, dostları Harold Rhode, Michael Rubin, Richard Perle gibi isimleri de sık sık askerlerle bir araya getiriyordu. Üzerinden on yıl geçse de Kodaloğlu-Bir ikilisinin dostlukları devam ediyor. Ama Kodaloğlu sadece geçmişe takılıp kalan bir isim değil elbette. Hudson Senaryosu'nun konuşulduğu günlerde Org. Ergin Saygun-Aydan Kodaloğlu görüşmeleri de Türk medyasında yeraldı.
Rhode, Perle ve Rubin üçlüsünün İstanbul'a geldiklerinde tercih ettikleri otel Ritz Carlton. Hani şu Gökkafes adı verilen, Dünya Mimarlık Kongresi'nde çevresindeki yapılarla en uyumsuz eser seçilen otel. Dolmabahçe'de, İnönü Stadyumu'nun hemen arkasındaki gökdelen. Yapımı için ilçe sınırlarının değiştiği dev plaza. Bu plaza Süzer Ailesi'nin.
Turgut Özal'ın ilk iktidar yıllarından itibaren yıldızı parlayan bir isim Mustafa Süzer. O dönemde hem başbakan Özal'a yakınlığı, hem de Hac'ca gidişi ile dikkatleri çekmiş, gazetelere haber olmuştu, "Hac'ca giden Alevi işadamı" başlığıyla. Allah Süzer'e, "Yürü ya kulum" demişti. O da eline geçen fırsatları iyi kullanmıştı. 90'lı yılların ortalarına gelindiğinde Mustafa Süzer'in ismi banka patronları arasında sayılıyordu. Kentbank'ın sahibiydi. Bu saltanat 2001 Krizi'ne kadar sürdü. Süzer'in elinden bir gecede bankası gitti. Ticari itibarı müthiş darbe aldı. Ancak Süzer kolay pes edecek bir isim değildi. Sonuçta artık adı bile kalmayan bankasını geri alabilmek için Danıştay'a açtığı tüm davaları kazandı. Ancak TMSF, Kentbank'ın sahibine geri verilmesinin mümkün olmadığını, bankanın varlığının ortadan kalktığını açıkladı.
KIBRIS BAHANE, DARBE ŞAHANE
Mustafa Süzer'in bu dönemde davalarını takip eden, dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun oğlu Murat Aksu'ydu. Televizyoncu Tuncay Özkan ile psikolojik harbi Türkiye'ye getiren isim olarak bilinen Zekai Ökte de, Süzer'in dostları arasında sayılıyordu. Tam bu dönemde oldukça ilginç başka gelişmeler de oldu. ABD basınında başını Harold Rhode ve Michael Rubin gibi Neoconların çektiği bir grup yazarın Ak Parti iktidarı karşıtı yazıları çıkmaya başladı. Ak Parti iktidarı İslamofaşist bir iktidardı. Yandaşlarını koruyabilmek için laik kimlikli işadamlarının bankalarına el koyuyordu. Hatta bununla da yetinmiyor, bu işadamlarının üçüncü, dördüncü kuşak akrabalarının bile varlıklarını elinden alabiliyordu. Bu yazıların hemen ardından da ABD'li altı senatörün yazdığı bir mektup TBMM'ne ulaştı. Bu senatörler el konulan Kentbank'ın sahibine iadesini istiyordu. Bir banka davası Türkiye'nin daha doğrusu Ak Parti iktidarının karşısına uluslar arası bir sorun olarak çıkartılıyordu. Ak Parti'nin zaten varolan imaj problemini, ABD'nin önemli gazeteleri üzerinden uluslar arası kamuoyu nezdinde gündeme taşıyordu. Ama neyse ki bu yapılanları kimse ciddiye almadı o günlerde. Olan yine havaya giden milyonlarca doların sahibine oldu�
Bütün Süzerler, Mustafa Süzer gibi talihsiz değil. İşler ne kadar tersine giderse gitsin, buna çok aldırmayanlar da var. Cennet Süzer onlardan biri. Mustafa Süzer'in kardeşi ve Enci Tezer'in ya da yeni ismiyle Enci Velidedeoğlu'nun annesi. Anne-kız ikisi de sosyetenin gözdesi. Enci Tezer, ünlü bir modacı, Cennet Süzer ise hem holding yönetim kurulu üyesi, hem de okuma aşkına karşı koyamayan, altmış yaşında üniversiteye giden bir öğrenci.
Enci Tezer, kısa bir süre önce Alinur Velidedeoğlu ile evlendi.
Velidedeoğulları da en az Süzer ailesi kadar ünlü. Dede Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, hukukçu ve yarım asırlık Cumhuriyet yazarıydı. Günümüzün en etkin sivil toplum örgütlerinden Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (ADD) de kurucusuydu. Bahri Savcı, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Münci Kapani gibi her biri Türkiye'nin önde gelen aydınlarından oluşan bir grupla ADD'yi kurdu.
Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok, aktif laik tutumlarını hayatlarını kaybederek ödedi. Her iki bilim insanı da 1990'lı yılların başında siyasi suikaste kurban gitti. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da ömrünün sonuna kadar, Türkiye'nin laik yaşam tarzını savunmak için ADD'de aktif görev aldı. Ancak şimdi bu dernek, isimleri bir şekilde intihal, suistimal ve darbe iddiaları ile anılan kişilerin elinde. İsterseniz kısaca bir göz atalım derneğin şimdiki aktif isimlerine�
ADD'nin başkanı Şener Eruygur. Emekli orgeneral, Jandarma Genel Komutanı. Ancak aktif siyasetle ilgilenmiyorsanız veya gazeteci değilseniz Eruygur'un adını geçen yıla kadar bilmeniz mümkün değildi. Jandarma Genel Komutanlığı görevinden emekli olmuş, sıradan bir isimdi. Ne zaman ki Nokta dergisi, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Em. Ora. Özden Örnek'in günlüklerini ortaya döktü, o zaman tüm Türkiye, Eruygur'un marifetlerini bir bir gördü.
Meğerse Eruygur Paşa, Sarıkız ve Ayışığı adını verdiği iki darbe girişiminde bulunmuş. Hir iki girişimde sonuçsuz kalmış.
Sarıkız ve Ayışığı'nın gerekçesi de hazırmış; Kıbrıs'ı satmak! Paşa'ya göre Birleşmiş Milletler'in hazırladığı Annan Planı'na evet demek Kıbrıs'ı vermekle eşanlamlı. Kıbrıs'ın sosu da hazır: İrtica. İşte şimdi Eruygur Paşa, ADD'nin başında. ADD'yi hem bir sivil toplum kuruluşu olarak takdim ediyor, hem de askerlikte yapamadıklarını dernek çatısı altında hayata geçirmeye çalışıyor. Bir de darbe planının adına, Sarıkız'a mim koyup geçelim�
Geçelim geçmesine ama isterseniz bir anekdotu atlamayalım: 3 Mart 2004 tarihini. O gün hilafetin kaldırılışının yıldönümüydü. Atatürkçü Düşünce Derneği'nin koordinatörlüğünde, Ankara Ticaret Odası'nın toplantı salonunda, konuyla ilgili tören yapılmıştı. O törene dönemin Genelkurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök dışında bütün kuvvet komutanları katıldı. Em. Ora. Özden Örnek, Em. Org. Aytaç Yalman ve Em. Org. Şener Eruygur toplantının şeref konuğuydu. Hava Kuvvetleri Komutanı Em. Org. İbrahim Fırtına ise bir uçak kazası nedeniyle toplantıya katılamamıştı. Toplantının öğleden sonraki bölümüne ise Kıbrıs'ın eski cumhurbaşkanı Rauf Denktaş davetliydi. Toplantı sonunda Ulusal Uyanış ve Birlikteliğe Çağrı başlıklı bir bildiri okundu. Buna göre tüm Ulusalcı gruplar tek çatı altında toplanmaya davet ediliyordu.
Ankara kulislerine sızan bilgilere göre bu organizasyonun arkasında hep bildik isimler vardı; MGK Genel Sekreteri Em. Org. Tuncer Kılınç, Em. Tuğg. Kadir Ali Esener, Doğu Perinçek, Haydar Baş, Durmuş Ali Özoğlu, Kemal Ermetin, İlhan Selçuk ve Ergenekon Terör Örgütü Davası'nın tutuklu sanığı Ergün Poyraz� Perdenin önündeki isim ise ADD Genel Başkanı Ertuğrul Kazancı'ydı� Kazancı o gün yaptığı hizmetlerin karşılığını, dernek başkanlığını kaybederek aldı.
ADD'de gözümüze çarpan bir diğer isim Ali Rıza Selmanpakoğlu. Selmanpakoğlu da emekli bir paşa. 28 Şubat sürecinin en ateşli isimlerindendi. Burdur'da komutanlığını yaptığı tugayda her konuştuğu, her yaptığı ertesi gün tüm gazetelerde yeralıyordu. Ali Rıza Selmanpakoğlu, Burdur'da savaşım verirken, kuzeni Ali Naki Selmanpakoğlu da, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde irticacıları temizlemekle meşguldü. Diğer kuzen Muharrem Sarıkaya, akrabalarının yaptıklarını Hürriyet gazetesinde haberleştirdi koca bir süreç boyunca.
Fatma Nur Serter, Necla Arat gibi radikal laikler de şimdi ADD'nin içinde. Cansiperane laikliği korumak için savaşmakta. Arat'ın üniversitede intihalden mahkum olması, Serter'in bir tarikat dergisinde eskiden yazılar kaleme alması hiç önemli değil ADD yöneticileri için. Ne de olsa Arat bizden biri. Serter ise Nakşibendi, Rufai ya da Aczmendi değil. Bir Hristiyan tarikatınin yayın organı, Sevgi Yolu dergisinde spiritualist yazılar kaleme aldı. Zaten bunları kendisi de inkar etmiyor. Tıpkı üniversiteye ödettiği kişisel faturaları gibi. Onların böyle bir takıntıları yok.
5 Nisan 2008 Cumartesi
İlhan Selçuk, AK Parti davasını 7 Şubat 2008 tarihinde ÖĞRENMİŞ!
"NORMAL YOLLARDAN BUNLARI MÜMKÜN DEĞİL..."
İlhan Selçuk, Şubat ayı başında Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız'la yapmış olduğu görüşmede, "Gidiyor, yani her şey elden gidiyor, tuhaf bir durum var, bakalım ne olacak, şimdi. Yalnız 2 tane şey var. Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umut doğabilir. Çünkü normal yollardan bunları mümkün değil yani" demiş.
"YARGI KAPATMA KARARINA DOĞRU GİDİYOR"
İlhan Selçuk'un, Şubat ayının ilk haftasında, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız'la yapmış olduğu bir başka görüşmede ise, "İyidir, iyidir. Zannediyorum yargı da yürüyecek. Bunlar da yürüyecek, yargı da yürüyecek. Bir yerde bir hesaplaşma olacak herhalde. Yani şöyle bir şey aklıma geliyor; YARGI KAPATMA KARARINA DOĞRU GİDİYOR, HABERİNİ DE VERDİLER. Kapatma kararını verdiği anda bunlar da diyecekler ki; biz milli iradeyiz, şey başlayacak. Ben milli iradeyim diyecek, birtakım şeyler yapmaya çalışacak, çünkü göğsünde KAPATILMIŞTIR levhası dururken, AKP bir şey yapamaz. Bir şey yapabilir, isim değiştirir. ANAYASA MAHKEMESİ SON OLARAK KENDİSİNİ TASFİYE EDİLMEDEN BU AKP HAKKINDA PARTİNİN KAPATILMASI KARARINI VERİRSE, O ZAMAN ORTALIK BÜSBÜTÜN BİRBİRİNE KARIŞIR" ifadelerini sarfettiği ileri sürülüyor.
KAPATMA DAVASI İLHAN'A
MALUM OLMUŞ!
İlhan Selçuk, "YARGI KAPATMA KARARINA DOĞRU GİDİYOR, HABERİNİ DE VERDİLER" bilgisinin kendisine nereden geldiği şeklindeki soruya, "Gazetemizin Ankara'da istihbarat kaynakları vardır. Bu kaynaklar tahminlerde de bulunurlar. Biz de kendi aramızda bu bilgileri değerlendiririz. Zaten Yargıtay Başsavcısı da dava açmadan önce AKP'yi uyarmıştı. Davanın açılacağını bilmek için bu bilgiler yeterlidir" diyerek komik bir cevap veriyor. İlhan Selçuk, Şubat ayının ikinci haftasında yaptığı açıklamada ise kendisine yöneltilen "Asker gelebilir mi artık İlhan" şeklindeki bir soruya "Eee, mecbur olacak. Ortalık birbirine girdi mi çok şey gibi görünen adamlar sinerler" diyerek askere bağladığı umudu ortaya koyuyor.
MORAL TAKVİYESİ "DARBE"
Konuşmaları hakkında bir de savunma yapan Selçuk, darbe ile ilgili iddialarını hasta bir yakınının moralini düzeltmek için yaptığını belirterek şöyle diyor: "Bu görüşmeler, hasta olan halazademi dünyaya katmak için söylenmiş beyanlardır. Benim görüşlerim bellidir... Telefon konuşmalarımdaki ileri geri söylemler o anki hissiyatımdır. Benim gerçek görüşlerim yazılarımdadır."
İŞTE İLHAN SELÇUK'UN DARBE İNCİLERİ
Ayrıca İlhan Selçuk, Cumhuriyet'in Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız'la yapmış olduğu görüşmelerde sık sık Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'yi kapatacağı öngörüsünde bulunuyor.
10 Şubat 2008'deki görüşmede İbrahim Yıldız'ın "Anayasa Mahkemesi herhalde bütün bunları dikkate alacaktır diye düşünüyorum abi" şeklindeki sözlerine İlhan Selçuk, "Vallaha Anayasa Mahkemesi eğer radikal bir karar alır da siyasal iktidar partisini kapatırsa türban bir yana, Türkiye başka bir sürece girer. KAPATMASI DA GEREKİR BANA SORARSAN. YANİ BAŞKA BİR ÇIKIŞ YOLU GÖRMÜYORUM. Ne olacak o zaman; hemen başka bir parti kuracaklar iktidardakiler, ama gayr-i meşru duruma düşmüş olacaklar" diyor..
AYDIN DOĞAN, TURGAY CİNER,
MEHMET EMİN KARAMEHMET, İNAN
KIRAÇ GAZETEYE FİNANSMAN SAĞLIYOR
İlhan Selçuk, "Cumhuriyet gazetesinin şu anki hissedarlarını ve gazete yöneticilerinin kimler olduğunu" şöyle açıklıyor:
"Cumhuriyet gazetesinin asli sahibi Cumhuriyet Vakfı'dır. Cumhuriyet Vakfı'nın iştiraki olan birden çok şirket vardır. Gazeteye finansman temin etmek amacıyla Vakıf bünyesinde Yenigün Holding A.Ş. isimli şirket bu şirketlerden birisidir. Bu şirketin hissedarları; Turgay CİNER'den Mehmet Emin KARAMEHMET'e, Aydın DOĞAN'dan İnan KIRAÇ'a kadar yaklaşık 185 kişidir. Ancak bu şirketin söz ve yetki sahibi imtiyazlı ortağı Cumhuriyet Vakfı'dır."
Bilindiği gibi, Mehmet Emin Karamehmet, Aydın Doğan ve İnan Kıraç, terör örgütü sanığı olarak gözaltına alınan İlhan Selçuk şartlı olarak serbest bırakıldığında, geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuşlardı.
ÇANKAYA BELEDİYESİ, KAYNAKLARINI
CUMHURİYET'İN HİZMETİNE SUNMUŞ
İlhan Selçuk, Ankara'nın Çankaya ilçesinde Ankara Temsilciliği için yeni kiraladıkları binalarının restorasyonu ve eski binadan taşınma masraflarını Çankaya Belediyesi ve Aydın Doğan'ın karşıladığını açıklıyor.
Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara Temsilciliği'ne ait binanın sahibinin Aydın DOĞAN olduğunu dile getiren İlhan Selçuk, "Aydın DOĞAN taşınmamız karşılığında, taşınmadan kaynaklanan giderlerimiz konusunda bize yardımcı olacaktı. Yine yeni taşınacağımız bina Çankaya Belediyesi sınırlarında olduğundan Çankaya Belediyesi'nin restorasyonda desteği olacaktı" demiş.
"APTAL AYDIN DOĞAN"
Selçuk, görüşmelerinde sık sık medya olarak yalnızlıklarına da atıfta bulunarak, medya patronları için ağır hakaretlerde bulunuyor: "APTAL AYDIN DOĞAN'la APTAL TURGAY CİNER ve APTAL MEHMET KARAMEHMET birbirleri ile uğraşırken adamlar aldılar ele şimdi."
ERGENEKON'UN TEK DIŞ DESTEĞİ!
Darbe girişiminden Danıştay ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan saldırılara birçok karanlık olaya adı karışan Ergenekon'a demokrasi duyarlılığı olanların bakışı net: Sonuna kadar gidilsin, karanlıkta kalmasın.
Dünyanın tepkisi de farklı değil. Özellikle Türkiye'yi iyi tanıyanlar, demokratik her çabanın 'derin devlet' duvarına tosladığını bildiğinden, operasyonu bu yapıların deşifre olması için fırsat olarak görüyor. Susurluk ve Şemdinli'de kaçırılan fırsatların telafi edileceği ümit ediliyor. Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten, Ergenekon'da sonuna kadar gidilmesini isterken, bu fırsata işaret ediyordu.
İçte ve dışta bu şekilde değerlendirilen Ergenekon'a, şimdiye kadar tek açık dış destek Rusya'daki 'Avrasyacı' bir gruptan geldi. 'Ergenekon terör örgütünün üst düzey yöneticisi olduğu' gerekçesiyle tutuklu Doğu Perinçek'e, Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'e ve diğer şüphelilere Rusya'dan destek gelmesi ilginçti.
Aleksandr Dugin'in liderliğindeki bu grup, www.evrazia.org adlı sitesinde 'Tutuklamalar Rusya'ya meydan okumaktır' başlıklı duyurular yayınladı. "Türkiye'de Rusya yandaşı bir çevreye yönelik bu hareket, kimin dostumuz kimin düşmanımız olduğunu göstermiştir" diyen Dugin'e göre, Rusya bu meydan okumaya cevap vermeliydi. Pazartesi günü de Nevazisimiya basın merkezinde bir toplantı düzenleyen grup, biraz daha ileri giderek Ergenekon'a Türkiye'nin iç işi olarak bakılamayacağını söyledi.
Terör örgütü iddiasıyla yargılanan bir örgüte destek veren grup, 4 yıl önce Dugin'in Türkçe'ye çevrilen bir kitabıyla dikkatimi çekmişti. Perinçek, bu şahsı toplantılarına getiriyor; Türkiye'de ABD ve AB karşıtı çevrelerle temas kuruyordu. Görüştüğü isimler arasında Veli Küçük de var mıydı bilmiyoruz. Aslında ideolojilerine bakarak, bu ilişki normal sayılabilir. Ama dikkat çeken nokta, Dugin'in kitabında Türkiye aleyhine planları savunurken, bu ilişkinin ulusalcılık adına yürütülmesiydi.
Nitekim Küre Yayınları'ndan çıkan Rus Jeopolitiği adlı kitabın ilk baskısında, Dugin Türklüğe karşı İran'la ittifak öneriyordu. 'Rusların dünya hakimiyeti mücadelesi bitmemiştir' diyen yazar, 'Kafkasya ve Orta Asya'nın İran'ın nüfuzuna terk edilmesini' istiyordu. Hatta Rusya Federasyonu içindeki 'Tatar, Başkurd gibi Türk kökenli unsurların etkisiz hale getirilmesini' savunuyor, 'Tataristan'ın kültürel ve etnik temellere göre bölünmesinin faydalarından bahsediyordu. Bir Moskova ziyaretimde, bu şahısla Aksiyon Dergisi için röportaj da yaptım. (Aksiyon, 15.3.2004) Bu önerilerini hatırlatınca hayli zorlanmış; görüşlerinin değiştiğini söylemek zorunda kalmıştı.
Bu gruptan Ergenekon'a gelen destek, 30 yıldır Rusya'yı takip eden gazeteci Hakan Aksay'ın da dikkatinden kaçmamış. Sovyetler zamanında yasadışı yollarla Moskova'ya giden, uzun yıllar Cumhuriyet'in Moskova muhabirliğini yapan, halen Rus-Türk Araştırmaları Merkezi'nin başında bulunan ve geçtiğimiz günlerde Rus kültürüne katkısı dolayısıyla Puşkin Devlet Madalyası ile ödüllendirilen Aksay'ın bu konudaki tespitleri çok önemli. Taraf'daki yazısında (27 Mart 2008) önemli ipuçları veren Aksay, grubun Rusya'daki ağırlığını da irdeliyordu: "Avrasya Hareketi olarak siyasi zeminde kendine yer açmaya çalışıp başaramayınca marjinalleşen, sonradan iktidara yakın bazı ilişkilerinin de yardımıyla medyada "fikir egzersizleri yapan" siyaset bilimci Dugin, Türkiye'deki son gözaltı ve soruşturmaları kınadı. Bununla da kalmadı ve Putin-Medvedev yönetimine seslenen yazılarla, "Türkiye'deki anti-Amerikan ve Rus yanlısı lobiye yönelik saldırılara karşı Moskova'nın gereken cevabı vermesi" çağrısında bulundu. Çeşitli iç ve dış konularda sık sık provokatif mesajlar veren Dugin'in son açıklamaları, Ergenekon'un dünyadaki en ilginç yankılarından biri olması dolayısıyla ele alınmaya değer."
Aksay'ın altını çizdiği şu nokta çok ilginç: "Dugin, 'Türkiye'nin yönünü Rusya'ya dönmesinin ordu içindeki inisiyatifinin Veli Küçük'e ait olduğundan' övgüyle söz ediyordu." Lütfen bu cümleyi bir daha okuyun. Ergenekon'u yakından bilenler için bu cümle çok anlam ifade edebilir. Ama bana 3 olayı hatırlattı: Bir, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç'ın önerdiği Rusya'ya yönelme teklifi. İki, 2004'te darbe için ABD'den umduğunu bulamayanların yeni arayışları. Üç, Org. Büyükanıt Washington'da iken, Genelkurmay'ın web sitesine Putin'in ABD'yi eleştiren Münih konuşmasının konması.
Aksay da Dugin'e umut bağlayan ulusalcılara şaşırıyor. Dugin'in 'küçük düşmanı'nı (Türkiye) yanına çekip bir süre onunla 'dostluk oyunu' oynayarak, 'büyük düşman' gördüğü ABD'ye karşı savaşında 'kullanmak' derdinde olduğunu söylüyor. Dugin'in fikirlerinin Kremlin'de tutulmadığı kanaatinde: "ABD'ye karşı muhalefeti sertleştiren Putin Rusyası, 'çok kutuplu dünya' politikasını uygulamaya, ABD'ye karşı Avrupa, Çin, Hindistan gibi başka güç merkezleriyle ittifaklar oluşturmaya çalışıyor. Ama Moskova, 2001'den bu yana ABD ile şu ya da bu biçimde işbirliği içinde görünmek ve Sovyetler'in hatalarını tekrarlayarak yeni bir Soğuk Savaş'ta kendini zor duruma düşürmemek için de özen gösteriyor. Ekonomik çıkarlarının, başta AB olmak üzere dış piyasalara savaş açmaktan geçmediğini iyi görüyor."
Rusya gibi bir devin, Türkiye gibi önemli ülkeyle ilişkilerini toplumda binde birlik bile karşılığı olmayan marjinal grupların perspektifine göre şekillendireceğine ihtimal vermek zor. Rusya gibi Türkiye'nin de dış ilişkilerini çok boyutlu hale getirmeye çalıştığı bir dönemde; üstelik Türk-Rus ilişkileri, enerjiden ticarete, turizmden ortak evliliklere kadar, belki de tarihte ilk kez halklara yayılırken, böyle şaibeli grupların ilişkileri zehirlemesine izin vermemek gerekir. Herhalde hem Avrasya Hareketi hem de Rus güvenlik birimleri, ikili ilişkiler ve uluslararası hukuk açısından bir terör davasına destek vermenin anlamını düşünecektir.
1 Nisan 2008 Salı
Pazartesiyi Beklerken
Lambayı okşayan “Geleneksel Ulusal Demokrasi İhlali Şöleni”ne hoşgeldiniz!
Hakikat, Adalet ve Kalkınma Partisi(Hakparti); Kendi hayal dünyasında Bahama adalarında yaşayan Genel Başkanımızın duyar duymaz koşup geldiği ve Türkiye'nin ekonomik düzenine zarar verecek düzeyde bir demokrasi ihlaline tepki vermek amacıyla ülkemize kazandırdığı bir demokrasi oluşumudur.
"Kapatırsam ben kapatırım."

Bir siyasi parti halkı temsil ederken kapatılmasının halka saygısızlık yönünü ve sandıkla daha yeni yeni barışmakta olan halkımızın sandığa olan güvenini tekrar kaybetmesini istemiyoruz.
AKP kapatıldığı gün kuruluş dilekçemizi veriyoruz.
Akpartinin kapatıldığı ilk gün sabah 08:00'de, kuruluş dilekçemizi vereceğiz.
o gün, "doğru olanı temsilen" halkın içindeki "demokrasi cini" olarak doğuyoruz ve aynı günün sonunda saat 15:00'da, halkın sandığa ve demokrasiye olan güveninin zedelenmesini temsilen kendi kendimizi fesheden dilekçemizi vereceğiz.
Bir parti kapatılacaksa, onu yapacak tek sorumlu yine o partinin kendisidir. Halktır.
O gün, Alaaddinin Sihirli Lambası'ndan çıkacak "demokrasi cini" ilk sihriyle demokrasi düşmanlarının sahneden silmiş olacaktır. Çünkü "demokrasi cini" gücünü tamamen halktan almaktadır. O, halkın ümitlerinin gücüdür.
Görevini tamamladığında, bir demokrasi düşmanı tekrar lambayı okşayana dek lambanın içinde kalacaktır.
HAK PARTİ
31 Mart 2008 Pazartesi
Derin Devlet Çökerken Uzlaşalım Diyor

Derin Devlet Çökerken Uzlaşalım Diyor
Dün akşam yine hayretler içinde izledim büyük hukuk prof'ları, genel yayın müdürlerini, köşe yazarlarını, emekli politikacı ve diplomatları. ..İki metre önlerini görebiliyorlar. Ama sokaktaki vatandaş çok daha ileride... Her şeyi görüp, anlıyor. Günlerdir bekledim 'CHP lideri Deniz Baykal'ın deşilmesini.. . 'Baykal' 'AKP kendi derin devletini yaratıyor' derken bir derin devlet olduğunu kabul ediyordu. Bu iddianın üzerine sadece 'Başbakan Erdoğan' biraz gitti ama yeterince bastırmadı. Oysa o cümle 'Türkiye Cumhuriyeti'ni anlatıyordu. Atatürk'ten sonraki Türkiye'nin özeti idi. Ulu Önder'in Cumhuriyeti emanet ettiği kişilerin içyüzünü gösteriyordu. O kişiler ki 84 yılda Türk halkını işte bu noktaya getirdiler. Çünkü Türk halkı uyanırsa böyle tatlı para kazanamazlardı , böyle 'büyük adam' olamazlardı. Türk halkını, işlerine gelmediği için çağdaş yapmadılar, 'ötekiler' diye aşağıladılar, varoşlarda hapsettiler. Sadece seçim zamanı memleketin efendisi yaptılar, camilere gidip 'Allah' adını kullanarak oy dilendiler. İşçinin, köylünün hakkını arayan üniversiteli duygusal gençleri iple astılar. 'Aman gençler komünist olmasın' diye her semte İmam-Hatip Okulu açtılar devleti ekonomiyi ele geçirip, yıllarca istediklerini yaptılar. Halkı fakirlikten sürünen Türkiye'de 150 tane milyar doları olan kişi yarattılar. Şimdi paçaları tutuştu, panik içinde, Amerikan Doları'ndaki sallanmaya bakıp bakıp uzlaşalım! diyorlar. Ancak ileri gören, akıllı gözler bunu görür. Sağdan soldan gelen saçma sapan çatlak seslere kulağını kapatır. 'Başbakan Recep Tayyip Erdoğan' farkında mı acaba? İkinci cumhuriyetin temelini atıyor. Bu temel Turgut Özal'ın yaptığı gibi sadece bir kesimi ilgilendirmiyor.
Devrim değil, temizlik değil, halının altına saklanan çöplerin ortaya çıkarılması. Yüreklice yazıyorum, Atatürk'ün öldüğü günden beri Türkiye'yi yöneten derin devlet çöküyor, bitiyor.
Bütün çırpınışlar, bağrışmalar bu yüzden. Tabii ellerine her zaman olduğu gibi Atatürk resimlerini aldılar. Devrimlerinin ana gayesini halka kasıtlı olarak anlatmadıkları Atatürk'ten başka sığınacakları ne var ki... Pardon bir de 'Eyvah irtica geliyor, Türkiye ve laik Cumhuriyet elden gidiyor' diye bağırmaktan başka. Onlar da biliyor, üçbeş yıl sonra şimdi kavgası yapılan tüm toplumsal detayların kendi kendine yok olacağını. Birleşen dünyada bunların hiç görülmeyeceğini. .. Ama onların gücü biterse bir daha geri gelir mi?
Tekrar söylüyorum belki farkında belki değil. 'Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin umutsuz ve çaresiz talihini değiştiriyor. Çünkü görünmeyen gerçek iktidarını yani derin devleti çökertiyor. Her gün bir başka köşede. Bazen büyük hamle, bazen küçük bir detay ile. O TV'lerde ağlayıp sızlayanlara bakın. Hepsi köşeyi dönmüş kişiler. Derin devletin çöktüğünü nasıl mı anlıyorum?
Bakın uzlaşma çağrılarına... Medya ağaları iki gün önce yerden yere vurdukları Başbakan'a 'sağduyu' demeye başladı. Tetikçi gazetecileri her yerde Anayasa Mahkemesi'ne zarf atmaya başladı. Aylardır işçi ve memuru sokaklara döküp, ekonomik istikrarı yok etmeye uğraşan, güya emekçinin yanında savaşan sendika ağaları da 'Türkiye Odalar Birliği'ne sığındı.
Her zaman 'Türkiye'yi biz idare ederiz' derken, Anadolu kaplanlarının yükselişine çok bozulup AKP düşmanı olan TUİSİAD bile sendikalarla görüşmeye başladı. Ellerinde Türk Bayrağı, akıllarında Anayasa Mahkemesi'ndeki Yargıtay dosyası ile uzlaştırıcı rolü oynuyorlar. Sağduyu diyerek çaktırmadan şantaj yapıyorlar. Her biri kaybettiğini hissetti, kaybedecek bir şeyi olmayan Türk halkından iyice korkmaya başladılar. Top şimdi Başbakan'da.
Uzlaşma tuzağına düşecek mi, yoksa panik içindeki derin devleti kurutacak mı? Masonlar'ın, devleti her konuda ele geçiren sabetayları saadet halkasını koparacak mı? Bodrum, Kaş, Göçek'teki yazlık evlerinden veya Boğaz'daki yalılarında işçiye, köylüye (!) akıl veren beylerin güçlerini bitirecek mi? Bu beyler ki... İstediklerini yıllarca İstanbul Üniversitesi'nde rektör yaptılar, İstanbul'a Vali, Emniyet Müdürü yaptılar. Hayatı İstanbul'da Bebek Otel Bar'ında, Caddebostan Büyük Kulüp'te geçen Baştabipler, Başsavcılar, Milli Eğitim Müdürleri'ni seçtiler. Futboldaki mafya bile onların eseri. Kimi, kimi kullanarak neden başkan seçti? Bilmiyor muyuz? Ankara'daki tüm bürokratlar kimin devamı?
Derin devletin haberi olmadan imza atabildi mi? Size çok küçük bir örnek. Bu ülkede devlet memuruna maaş, çalışan işçinin maaşından kesilen vergi ile saplanır. Ama işçi yıllarca SSK hastanelerinde süründü, devlet memuru ise Emekli Sandığı sayesinde devlet hastanesinde. Sanki işçi bu devletin vatandaşı değil. Eee AKP de kaşınmış hani... Derin devlet o kadar derin ki oooo nerelere dek giriyor, yazmaya elim varmıyor. 'CHP lideri Deniz Baykal' işte bunu söylüyordu. 'AKP kendi derin devletini kuruyor' derken yıllardır kendi partisini bile yöneten derin devleti savunuyordu.
AKP kendi kadrosunu uygun yerlere yerleştirince 'devlet ele geçiyor, irtica geliyor' oluyor. Ama eski sistem halkı ve devleti soymaya, kandırmaya devam ederse adı demokrasi oluyor. Hiç korkmayın. Bunlar geçecek, bitecek. Geçiş dönemi yaşıyoruz. Yeter ki Başbakan'ı yanındaki beyin takımı aldatmasın. Bu panik içinde bakın her şey nasıl çözülecek.
--
Söz bitmedi, Umut Yaşıyor!
Aykut IŞIKLAR
ABA ALTINDAN SOPA GOSTERDI
Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Coşkun bugün çok tuhaf bir yazı kaleme aldı. Yazısında Başbakan Erdoğan'ı üstü kapalı tehdit etmeyi de ihmal etmedi.
İşte Ahmet Hakan'ın yazısı:
Gaza gelme
EY Tayyip Erdoğan...
Senin için çok güzel şeyler yazıp çiziyorlar...
Diyorlar ki:
"Tayyip aslandır, kaplandır... Öyle Başvekil Adnan Menderes gibi, boynunu vurmaya kararlı yargıcın karşısında, ’Emrinizdeyim Reis Beyefendiciğim’ diyerek iki büklüm olmaz... Kükremiş sel gibidir, bendini çiğner aşar... Sıkıyı görünce şapkasını alıp gitmez... 8 saatlik MGK toplantılarında şıpır şıpır ter dökmez..."
Gözlemleyebildiğim kadarıyla...
Sen de "verilen bu coşku" karşısında...
Etten ve kemikten yaratılmış bir insanoğlu olarak...
Kayıtsız kalmıyorsun / kalamıyorsun...
Ancak...
Görüyorum ki...
Bu "gazlamalar", maalesef senin yanlış bir "Memleket tasavvuru" içine girmene yol açtı/açıyor...
Şöyle düşünüyorsun:
Bütün "arıza"yı bir grup çeteci ve darbeci çıkarmaktadır... Onların derdest edilmesi durumunda ortalık güllük gülistanlık olacaktır...
* * *
Hemen söyleyeyim:
Ne yazık ki bu yaklaşım, gerçek durumu karşılamaya yetmiyor...
Keşke memleketteki "arıza", üç beş "kalleş maceraperest" ile "gözü dönmüş darbeci"nin işi olsaydı...
Ancak olay bundan ibaret değildir.
Bu toplum ikiye bölünmüştür Tayyip Erdoğan...
Tamam...
Bir tarafta sana kayıtsız şartsız mürit yazılanlar var... Sayıları da hayli fazla...
Ama unutma ki...
Diğer tarafta da sayıları hiç yabana atılamayacak oranda senden nefret edenler var...
Ve esas "arıza" bu derin ikilikten çıkmaktadır.
* * *
Sana bir şey söyleyeyim mi Tayyip Erdoğan?
Bence sen, altı yıldır devam eden devr-i iktidarında...
"Laiklik karşıtı etkinliklerin odağı" falan olmuş değilsin...
5-10 demeci alt alta yazarak seni "laiklik karşıtı odak" diye nitelendiren "Başsavcı" fena halde yanılmaktadır.
Senin asıl sorunun şudur:
Pekala senden nefret etmeyebilecek bir kitleyi, senden nefret eder hale getirdin...
O kitlenin hassasiyetini hiç anlamadın...
"Dinin hiçbir yasal zorlama olmaksızın da baskı aracı haline dönüşebileceği endişesi"ne zerre kadar kulak vermedin...
Haklı ya da haksız yaşam tarzlarına baskı yapılabileceğini düşünen insanların aradıkları garantiyi sunamadın...
Senin önünde "herkesin başbakanı" olmak fırsatı vardı, maalesef bu fırsatı iyi değerlendiremedin...
Gettondan dışarı çıkamadın... Bir iki çıkma denemesi yaptın, ama acayip rahatsız olup tekrar gettona dönüverdin...
Eski cemaatinden üç beş üslupsuza bile "Hadi oradan" diyerek haddini bildiremedin... Tam tersine, tuttun, herifleri uçağına alarak taltif ettin...
Atamalarda liyakati esas alacağına, "İlle de camiadan olsun" yaklaşımını benimsedin...
"Türbanı Çankaya’ya çıkarmak" gibi bir hedef, senden kuşku duyanların kuşkularını hafifletmekten çok daha önemli bir hedef haline geldi...
Bütün bunların üzerine...
Bir "Hitabet sanatı" olarak gördüğün "öfke"ni, kontrolsüz biçimde kullandın...
Hiçbir faydası olmayan, lüzumsuz demeçlerle ortamı gerdin...
Bütün bunların üzerine...
"İslam’da çokeşlilik" meselesinden tut da "İslam’da katili affetme yetkisi kime aittir?" meselesine kadar...
Girmemen gereken konulara girdin...
Hem "amatör ulemacılık" oyunu oynadın, hem de her türlü gelişme karşısında kıllanmaya hazır bekleyen kesimleri daha da kıllandırdın...
* * *
Şimdi de hatalar zincirine bir yenisini ekliyorsun...
Sana gaz verenlerin telkin ettikleri yanlış memleket tasavvuru nedeniyle...
"Arıza"nın tek ve geçerli nedeni olarak "çeteci-darbeci" tipleri görüyorsun...
"Gık" diyene "Çeteci" diyorsun, "Gak" diyene "Darbeci" diyorsun...
"İddianame"ye bile "çete" ve "darbe" imajlarını kullanarak itiraz ediyorsun...
Çok ciddi bir taktik hata içindesin...
Kalkıp, "Ben altı yıldır iktidardayım... Nasıl oluyor da laiklik karşıtı etkinliklerin odağı oluyormuşum?" diyeceğine...
Yani şu meşhur "odak" sözcüğüyle hesaplaşacağına...
"Çete/darbe" falan diyerek kestirmeden işi bitirmek istiyorsun...
Ey Tayyip Erdoğan...
Gaza gelme...
Lüzumsuz delikanlılık gösterilerine girişme...
"Boynumu giyotine uzatmam" falan diyerek ortamı daha fazla germe...
Özeleştirini ver... "Nerede yanlış yaptım?" de...
Bir başbakan olarak huzur ve güven ortamını yeniden tesis et...
Senden nefret edenlerin nefretlerini boşa çıkaracak adımlar at...
Bugün sana gaz verenlerin sırtlarında yumurta küfesi olmadığını düşün...
Hem unutma ki:
27 Mayıs’ta ya da Menderes asıldığında...
Menderes sevgisinin destanının yazıldığı bu topraklarda bir mantar tabancası bile patlamamıştır...