5 Nisan 2008 Cumartesi

İlhan Selçuk, AK Parti davasını 7 Şubat 2008 tarihinde ÖĞRENMİŞ!

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AK Parti hakkında 14 Mart 2008 tarihinde kapatma davası açmıştı. İlhan Selçuk, AK Parti hakkında kapatma davası açılacağını 7 Şubat 2008 tarihinde, kapatma davasından 35 gün önce birçok dostu ile açık açık defalarca konuşmuş.

"NORMAL YOLLARDAN BUNLARI MÜMKÜN DEĞİL..."

İlhan Selçuk, Şubat ayı başında Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız'la yapmış olduğu görüşmede, "Gidiyor, yani her şey elden gidiyor, tuhaf bir durum var, bakalım ne olacak, şimdi. Yalnız 2 tane şey var. Eğer kapatma davası açılırsa, bir de üstüne ekonomik kriz gelirse, Türkiye biraz karışırsa belki bir umut doğabilir. Çünkü normal yollardan bunları mümkün değil yani" demiş.

"YARGI KAPATMA KARARINA DOĞRU GİDİYOR"

İlhan Selçuk'un, Şubat ayının ilk haftasında, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız'la yapmış olduğu bir başka görüşmede ise, "İyidir, iyidir. Zannediyorum yargı da yürüyecek. Bunlar da yürüyecek, yargı da yürüyecek. Bir yerde bir hesaplaşma olacak herhalde. Yani şöyle bir şey aklıma geliyor; YARGI KAPATMA KARARINA DOĞRU GİDİYOR, HABERİNİ DE VERDİLER. Kapatma kararını verdiği anda bunlar da diyecekler ki; biz milli iradeyiz, şey başlayacak. Ben milli iradeyim diyecek, birtakım şeyler yapmaya çalışacak, çünkü göğsünde KAPATILMIŞTIR levhası dururken, AKP bir şey yapamaz. Bir şey yapabilir, isim değiştirir. ANAYASA MAHKEMESİ SON OLARAK KENDİSİNİ TASFİYE EDİLMEDEN BU AKP HAKKINDA PARTİNİN KAPATILMASI KARARINI VERİRSE, O ZAMAN ORTALIK BÜSBÜTÜN BİRBİRİNE KARIŞIR" ifadelerini sarfettiği ileri sürülüyor.

KAPATMA DAVASI İLHAN'A

MALUM OLMUŞ!

İlhan Selçuk, "YARGI KAPATMA KARARINA DOĞRU GİDİYOR, HABERİNİ DE VERDİLER" bilgisinin kendisine nereden geldiği şeklindeki soruya, "Gazetemizin Ankara'da istihbarat kaynakları vardır. Bu kaynaklar tahminlerde de bulunurlar. Biz de kendi aramızda bu bilgileri değerlendiririz. Zaten Yargıtay Başsavcısı da dava açmadan önce AKP'yi uyarmıştı. Davanın açılacağını bilmek için bu bilgiler yeterlidir" diyerek komik bir cevap veriyor. İlhan Selçuk, Şubat ayının ikinci haftasında yaptığı açıklamada ise kendisine yöneltilen "Asker gelebilir mi artık İlhan" şeklindeki bir soruya "Eee, mecbur olacak. Ortalık birbirine girdi mi çok şey gibi görünen adamlar sinerler" diyerek askere bağladığı umudu ortaya koyuyor.

MORAL TAKVİYESİ "DARBE"

Konuşmaları hakkında bir de savunma yapan Selçuk, darbe ile ilgili iddialarını hasta bir yakınının moralini düzeltmek için yaptığını belirterek şöyle diyor: "Bu görüşmeler, hasta olan halazademi dünyaya katmak için söylenmiş beyanlardır. Benim görüşlerim bellidir... Telefon konuşmalarımdaki ileri geri söylemler o anki hissiyatımdır. Benim gerçek görüşlerim yazılarımdadır."

İŞTE İLHAN SELÇUK'UN DARBE İNCİLERİ

Ayrıca İlhan Selçuk, Cumhuriyet'in Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Yıldız'la yapmış olduğu görüşmelerde sık sık Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'yi kapatacağı öngörüsünde bulunuyor.

10 Şubat 2008'deki görüşmede İbrahim Yıldız'ın "Anayasa Mahkemesi herhalde bütün bunları dikkate alacaktır diye düşünüyorum abi" şeklindeki sözlerine İlhan Selçuk, "Vallaha Anayasa Mahkemesi eğer radikal bir karar alır da siyasal iktidar partisini kapatırsa türban bir yana, Türkiye başka bir sürece girer. KAPATMASI DA GEREKİR BANA SORARSAN. YANİ BAŞKA BİR ÇIKIŞ YOLU GÖRMÜYORUM. Ne olacak o zaman; hemen başka bir parti kuracaklar iktidardakiler, ama gayr-i meşru duruma düşmüş olacaklar" diyor..

AYDIN DOĞAN, TURGAY CİNER,

MEHMET EMİN KARAMEHMET, İNAN

KIRAÇ GAZETEYE FİNANSMAN SAĞLIYOR

İlhan Selçuk, "Cumhuriyet gazetesinin şu anki hissedarlarını ve gazete yöneticilerinin kimler olduğunu" şöyle açıklıyor:

"Cumhuriyet gazetesinin asli sahibi Cumhuriyet Vakfı'dır. Cumhuriyet Vakfı'nın iştiraki olan birden çok şirket vardır. Gazeteye finansman temin etmek amacıyla Vakıf bünyesinde Yenigün Holding A.Ş. isimli şirket bu şirketlerden birisidir. Bu şirketin hissedarları; Turgay CİNER'den Mehmet Emin KARAMEHMET'e, Aydın DOĞAN'dan İnan KIRAÇ'a kadar yaklaşık 185 kişidir. Ancak bu şirketin söz ve yetki sahibi imtiyazlı ortağı Cumhuriyet Vakfı'dır."

Bilindiği gibi, Mehmet Emin Karamehmet, Aydın Doğan ve İnan Kıraç, terör örgütü sanığı olarak gözaltına alınan İlhan Selçuk şartlı olarak serbest bırakıldığında, geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuşlardı.

ÇANKAYA BELEDİYESİ, KAYNAKLARINI

CUMHURİYET'İN HİZMETİNE SUNMUŞ

İlhan Selçuk, Ankara'nın Çankaya ilçesinde Ankara Temsilciliği için yeni kiraladıkları binalarının restorasyonu ve eski binadan taşınma masraflarını Çankaya Belediyesi ve Aydın Doğan'ın karşıladığını açıklıyor.

Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara Temsilciliği'ne ait binanın sahibinin Aydın DOĞAN olduğunu dile getiren İlhan Selçuk, "Aydın DOĞAN taşınmamız karşılığında, taşınmadan kaynaklanan giderlerimiz konusunda bize yardımcı olacaktı. Yine yeni taşınacağımız bina Çankaya Belediyesi sınırlarında olduğundan Çankaya Belediyesi'nin restorasyonda desteği olacaktı" demiş.

"APTAL AYDIN DOĞAN"

Selçuk, görüşmelerinde sık sık medya olarak yalnızlıklarına da atıfta bulunarak, medya patronları için ağır hakaretlerde bulunuyor: "APTAL AYDIN DOĞAN'la APTAL TURGAY CİNER ve APTAL MEHMET KARAMEHMET birbirleri ile uğraşırken adamlar aldılar ele şimdi."

ERGENEKON'UN TEK DIŞ DESTEĞİ!

Cumhuriyet Başsavcısı'nın terör örgütü olarak nitelediği Ergenekon'a ilişkin ayrıntılar, içerde ve dışarda dikkatle izleniyor.

Darbe girişiminden Danıştay ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yapılan saldırılara birçok karanlık olaya adı karışan Ergenekon'a demokrasi duyarlılığı olanların bakışı net: Sonuna kadar gidilsin, karanlıkta kalmasın.

Dünyanın tepkisi de farklı değil. Özellikle Türkiye'yi iyi tanıyanlar, demokratik her çabanın 'derin devlet' duvarına tosladığını bildiğinden, operasyonu bu yapıların deşifre olması için fırsat olarak görüyor. Susurluk ve Şemdinli'de kaçırılan fırsatların telafi edileceği ümit ediliyor. Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten, Ergenekon'da sonuna kadar gidilmesini isterken, bu fırsata işaret ediyordu.

İçte ve dışta bu şekilde değerlendirilen Ergenekon'a, şimdiye kadar tek açık dış destek Rusya'daki 'Avrasyacı' bir gruptan geldi. 'Ergenekon terör örgütünün üst düzey yöneticisi olduğu' gerekçesiyle tutuklu Doğu Perinçek'e, Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'e ve diğer şüphelilere Rusya'dan destek gelmesi ilginçti.

Aleksandr Dugin'in liderliğindeki bu grup, www.evrazia.org adlı sitesinde 'Tutuklamalar Rusya'ya meydan okumaktır' başlıklı duyurular yayınladı. "Türkiye'de Rusya yandaşı bir çevreye yönelik bu hareket, kimin dostumuz kimin düşmanımız olduğunu göstermiştir" diyen Dugin'e göre, Rusya bu meydan okumaya cevap vermeliydi. Pazartesi günü de Nevazisimiya basın merkezinde bir toplantı düzenleyen grup, biraz daha ileri giderek Ergenekon'a Türkiye'nin iç işi olarak bakılamayacağını söyledi.

Terör örgütü iddiasıyla yargılanan bir örgüte destek veren grup, 4 yıl önce Dugin'in Türkçe'ye çevrilen bir kitabıyla dikkatimi çekmişti. Perinçek, bu şahsı toplantılarına getiriyor; Türkiye'de ABD ve AB karşıtı çevrelerle temas kuruyordu. Görüştüğü isimler arasında Veli Küçük de var mıydı bilmiyoruz. Aslında ideolojilerine bakarak, bu ilişki normal sayılabilir. Ama dikkat çeken nokta, Dugin'in kitabında Türkiye aleyhine planları savunurken, bu ilişkinin ulusalcılık adına yürütülmesiydi.

Nitekim Küre Yayınları'ndan çıkan Rus Jeopolitiği adlı kitabın ilk baskısında, Dugin Türklüğe karşı İran'la ittifak öneriyordu. 'Rusların dünya hakimiyeti mücadelesi bitmemiştir' diyen yazar, 'Kafkasya ve Orta Asya'nın İran'ın nüfuzuna terk edilmesini' istiyordu. Hatta Rusya Federasyonu içindeki 'Tatar, Başkurd gibi Türk kökenli unsurların etkisiz hale getirilmesini' savunuyor, 'Tataristan'ın kültürel ve etnik temellere göre bölünmesinin faydalarından bahsediyordu. Bir Moskova ziyaretimde, bu şahısla Aksiyon Dergisi için röportaj da yaptım. (Aksiyon, 15.3.2004) Bu önerilerini hatırlatınca hayli zorlanmış; görüşlerinin değiştiğini söylemek zorunda kalmıştı.

Bu gruptan Ergenekon'a gelen destek, 30 yıldır Rusya'yı takip eden gazeteci Hakan Aksay'ın da dikkatinden kaçmamış. Sovyetler zamanında yasadışı yollarla Moskova'ya giden, uzun yıllar Cumhuriyet'in Moskova muhabirliğini yapan, halen Rus-Türk Araştırmaları Merkezi'nin başında bulunan ve geçtiğimiz günlerde Rus kültürüne katkısı dolayısıyla Puşkin Devlet Madalyası ile ödüllendirilen Aksay'ın bu konudaki tespitleri çok önemli. Taraf'daki yazısında (27 Mart 2008) önemli ipuçları veren Aksay, grubun Rusya'daki ağırlığını da irdeliyordu: "Avrasya Hareketi olarak siyasi zeminde kendine yer açmaya çalışıp başaramayınca marjinalleşen, sonradan iktidara yakın bazı ilişkilerinin de yardımıyla medyada "fikir egzersizleri yapan" siyaset bilimci Dugin, Türkiye'deki son gözaltı ve soruşturmaları kınadı. Bununla da kalmadı ve Putin-Medvedev yönetimine seslenen yazılarla, "Türkiye'deki anti-Amerikan ve Rus yanlısı lobiye yönelik saldırılara karşı Moskova'nın gereken cevabı vermesi" çağrısında bulundu. Çeşitli iç ve dış konularda sık sık provokatif mesajlar veren Dugin'in son açıklamaları, Ergenekon'un dünyadaki en ilginç yankılarından biri olması dolayısıyla ele alınmaya değer."

Aksay'ın altını çizdiği şu nokta çok ilginç: "Dugin, 'Türkiye'nin yönünü Rusya'ya dönmesinin ordu içindeki inisiyatifinin Veli Küçük'e ait olduğundan' övgüyle söz ediyordu." Lütfen bu cümleyi bir daha okuyun. Ergenekon'u yakından bilenler için bu cümle çok anlam ifade edebilir. Ama bana 3 olayı hatırlattı: Bir, eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç'ın önerdiği Rusya'ya yönelme teklifi. İki, 2004'te darbe için ABD'den umduğunu bulamayanların yeni arayışları. Üç, Org. Büyükanıt Washington'da iken, Genelkurmay'ın web sitesine Putin'in ABD'yi eleştiren Münih konuşmasının konması.

Aksay da Dugin'e umut bağlayan ulusalcılara şaşırıyor. Dugin'in 'küçük düşmanı'nı (Türkiye) yanına çekip bir süre onunla 'dostluk oyunu' oynayarak, 'büyük düşman' gördüğü ABD'ye karşı savaşında 'kullanmak' derdinde olduğunu söylüyor. Dugin'in fikirlerinin Kremlin'de tutulmadığı kanaatinde: "ABD'ye karşı muhalefeti sertleştiren Putin Rusyası, 'çok kutuplu dünya' politikasını uygulamaya, ABD'ye karşı Avrupa, Çin, Hindistan gibi başka güç merkezleriyle ittifaklar oluşturmaya çalışıyor. Ama Moskova, 2001'den bu yana ABD ile şu ya da bu biçimde işbirliği içinde görünmek ve Sovyetler'in hatalarını tekrarlayarak yeni bir Soğuk Savaş'ta kendini zor duruma düşürmemek için de özen gösteriyor. Ekonomik çıkarlarının, başta AB olmak üzere dış piyasalara savaş açmaktan geçmediğini iyi görüyor."

Rusya gibi bir devin, Türkiye gibi önemli ülkeyle ilişkilerini toplumda binde birlik bile karşılığı olmayan marjinal grupların perspektifine göre şekillendireceğine ihtimal vermek zor. Rusya gibi Türkiye'nin de dış ilişkilerini çok boyutlu hale getirmeye çalıştığı bir dönemde; üstelik Türk-Rus ilişkileri, enerjiden ticarete, turizmden ortak evliliklere kadar, belki de tarihte ilk kez halklara yayılırken, böyle şaibeli grupların ilişkileri zehirlemesine izin vermemek gerekir. Herhalde hem Avrasya Hareketi hem de Rus güvenlik birimleri, ikili ilişkiler ve uluslararası hukuk açısından bir terör davasına destek vermenin anlamını düşünecektir.



1 Nisan 2008 Salı

Pazartesiyi Beklerken

Bir sali gunuydu.
'Yogun bir is temposuyla gecen gunun aksaminda eve varmak ne guzel… Daha da guzeli elini yuzunu hos kokulu sabunlarla yikayip, ustune rahat ev kiyafetlerini gecirmek… Sonra soyle guzelce televizyonun basina kurulup eline kumandayi almak..'
Oturdugu yerde sizlanmalarini dindirmek icin ayaklarini yuksekce bir yere kaldirip uzandi. Yorgunlugu simdi cok daha belirginlesmis, kulce gibi uzerine cokmustu. Oh! Tam sekerlemelik bir andi. Gozlerini yumdu, televizyonun sesini kisti.
Sabah gec kalkmasina ragmen cok is yapmis, cok yere gitmisti. Gec yatmasi da cabasi… Soyle bir dusundu:
'Evi silip supurmek, carsiya cikip sayisini hatirlamadigi kadar magaza gezmek, alisveris yapmak, bu arada faturalari unutmamak, her biri icin saatlerce sira beklemek, sonra o esyalari elleriyle tasimak…'
Cok, cok zahmetli bir gun olmustu bugun.
Ayaklari, kollari, her yeri sizliyordu. Burnuna sabunun guzel kokusu geldi. Leylâk gibi, insana eflatun rengini hatirlatan ferahlatici bir kokuydu bu... Derin derin icine cekti. Galiba bu kokunun uykuya da tesiri vardi. Davetiye cikarmis gibi, uyku hemen basucunda bitiverdi. Tam kendini uykunun o tatli tatli dalgalanan, masmavi ve ilik denizine atacak, imkânsizin mumkune donustugu yerlerde gezecek hattâ ucacakti ki, aklina aksam namazini kilmadigi geldi. Dusunmemeye calisti.
Yok, hayir! Aksam namazini kilmamisti. Ama cok yorgundu. Olsun, yine de kilmamisti. Ama kipirdayacak hali kalmamisti, her yeri sizliyordu, zaten namazini kilsa bile husuyla degil, bir an evvel kilmis olmak icin kilacakti. Biraz dusunup aklina gelen birkac onemli onemsiz bahaneyi de siraladi. Icindeki uzlasmaya yanasmayan o inatci ses tek cumleyle cevap verdi: Kilmamisti iste, kilmamisti, kilmamisti…
Bahanesini gecerli hale getirmek, inatci sesin inadini kirmak icin daha cok dusundu:
'Zaten bu sene universite imtihanina giriyorum. Gece yarilarina kadar ders calis, okul, dershane, etutler… Sabah namazlarina da genelde kalkamiyorum, oglenleri okulda kilamiyorum, hattâ bazen, yok yok, genellikle ikindileri de… Ne oyle boluk porcuk... Bir sey yapildi mi tam olmali. Seneye hayirlisiyla universiteyi bir kazanayim… Hepsini bes vakit kilmaya baslarim. Hayatim nasil olsa duzene girer. Simdiki kadar yogun da olmam. Bu sene gecis yili. Olmuyor iste bu yogunlugun icinde!'
Universiteli olmakla, yepyeni bir pazartesiyle yepyeni bir hayata baslayacakti. .. duzenli bir hayata. Tabii, namazlari tam bir hayata..
Ah pazartesi, bir gelse!
………
Ve universite yillari
Bir sali gunuydu.
Artik subat tatilinin yaklastigi, insanlarin kayip dusmesini bekleyen buzlarla kapli, soguk yollarda gecirilen kosturmacali bir gunun aksaminda kendini eve zor atmisti.
Yogun bir gunun bitiminde evine varmak ne guzel bir duyguydu.
'Bir de mor veya mavi renkli, kokulu sabunlarla yikanip, yuzune gozune, eline ayagina yapisip onun yorgunlugunu artirmak icin agirlik yapan tozdan kirden kurtulmak herhalde dunyanin en guzel duygularindan biriydi.'
Gerci sabun evindekiler kadar kaliteli degildi. Bazen yuzunu tahris de ediyordu; ama olsun. Ogrencilik hayati iste…
Oturdugu koltukta hemen uyuyabilecegini biliyordu.
Cok yorgun ve uykusuzdu. Gece sabaha kadar ders calismis, erkenden deneme imtihana gitmis, yetistirmesi gereken odevi yapmak icin kutuphanede bir hayli vakit gecirmisti.
O kadarla kalsa yine iyi… EksIk ders notlarini tamamlamak icin kosusturup fotokopicilerde epey ter dokmustu… 'Uff ne tempo ama!' diye dusundu.
'Hic de oyle bir kere kapagi atmakla bitmiyormus… Asil zorluk universitedeymis meger. Simdi calistigim kadar universite imtihanina hazirlansaydim en yuksek bolumu kazanirdim alimallah…'
Basini yastiga koydu. Uzerine sicacik bir battaniye aldi. Burnuna ikinci sinif da olsa guzel kokan sabunun kokusu geldi. Bir an evini hatirladi.
'Az kaldi. 2-3 imtihan sonrasi, yaklasIk 2 hafta sonra evdeyim.'
Annesinin mis gibi yemeklerinden yiyecek, yuzunu evlerinin guzel ve kaliteli sabunlariyla yikayacakti.
Bu dusunce onu keyiflendirdi. Gozlerini kapadi, yuzunde ailesini dusunmenin verdigi tebessumle, bedeninde uzun zamandir suren kosusturmanin yorgunluguyla, uykunun insani ucurup yorulmaksizin gezdirdigi degisIk âlemlere yola cikmaya hazirlaniyordu. ..
Birden aklina aksam namazi geldi. Eskisi kadar inatci olmasa da, o ses yine konusmaya baslamisti: 'Oooo, bu yorgunlukla cok zor bir is simdi bu. Kalkacak, agriyan bacaklariyla yuruyecek, sizlayan kollarinla, ellerinle abdest alacaksin… Soguk suyu da hesaba kattin mi? Sicacik battaniye terk edilip namaz kilmak...'
Kilmaliydi!! !
Inatci sese karsi, o da inat etti:
'Yarim yamalak, bu yogun temponun icinde, hizli hizli kilinacak namazin ne hayri olur ki... Kosturmanin icinde boyle gecistirilmis namazlar… Yok yok, olmaz oyle. Su imtihanlar bir bitsin, su okul bir bitsin, meslegimi elime bir alayim. Adam gibi kilmaya baslarim…'
Pazartesi bir gelse.
Yeni bir hayatin ilk gunu olacakti... Artik meslegini eline almis cok daha duzenli ve stressiz hayata baslamis olacakti. 'O zaman kilarim, hem bugunlerin kazasini da yaparim.' diye dusundu. Sonra icinde feryatlar koparan o sesi duymamak ve hattâ onu da rahatlatacak bir cozum bulabilmek icin, yarin bir gun calisacagini, sabah erken kalkip namazini kilip hattâ cok sevdigi sabah uykularindan vazgecip, namazdan sonra yatmayip Kur'ân okuyacagini, ogle tatillerinde namazini rahatlikla kilabilecegini, ikindiyi kisa gunlerde is yerinde, uzun gunlerde evinde, aksam ve yatsiyi evinde sakin ve husuyla kilacagini hayal etti. Nasil olsa kilacakti.
Yeter ki su yogun tempolu, stresli okul gunleri bir gecsin… Ise baslayacagi, yeni bir baslangic yapacagi pazartesi bir gelse..
……..
Ve is hayati
Bir sali gunuydu.
Isten yorgun argin eve gelmisti. Gelen fakslar, yapilan gorusmeler, arananlar, arayanlar… Insanlara laf anlatmak cidden cok zordu. Hele bir de is yerinde donen ayak oyunlari. Cekememezlikler, kavgalar.. hadi hepsi bir yana, isten cikip da eve gelmek icin cekilen trafik cilesi... Bazen caddede yolun ilerisinin gorundugu yerlerde kilometrelerce uzayan tikanik yolu, beklesen arabalari gorunce aglayasi geliyordu.
Sonunda varabildigi evinde olmanin mutluluguyla elini, yuzunu guzel kokan bir sabunla yikadi. Yorgunluktan dile gelmis ayaklarini yuksekce bir yere koyarak uzandi.
Gozlerini kapadi. Bugun ayaklarinin sizlamasina bas agrisi da eslik ediyor, Bremen mizikacilarininkine benzeyen uyumsuz bir koro gibi kendilerince bagrisiyorlardi.
Sabunun hos kokusunu duydu. Uyku, guzel kokulu yumusacik mavi bir bulut gibi onu sarip sarmaladi.
Tam o bulutun uzerinde yola cikacakti ki, 'namaz' dedi icindeki ses, her gecen gun biraz daha kisilan ses tonuyla..
Ister istemez uyku bulutu aralandi, zihni yeni bahaneler uretmek icin harekete geciyordu ki, icinden bir baska ses daha geldi.
'Evde yemek yok ve aksama yemege arkadaslarini cagirdin…'
Uc saniye icinde uyku kalmadi gozlerinde. O sevimli bulut kuvvetli bir ruzgârla karsilasmiscasina kaciverdi geldigi bilinmeze. Hâlâ ayaklari sizliyor ve basi agriyordu; yine de telas icerisinde mutfagin yolunu tuttu, telâsini bastiracak kadar kuvvetli degildi bu agrilar.
Oyle bir telâsti ki namazi da unutturuvermisti.
…..
Iste aile…
Bir sali gecesiydi.
Oturdugu koltugun uzerinde kah uyuyor, kah uyaniyordu. Isin gercegi, uykuyla uyaniklik arasinda bir bolgede, 'âraf'ta duruyordu.
Ârafin bu yanina gecip gozlerini, uykusuzluktan sizlayan gozlerini aralayip cocugunun atesini kontrol etti. Biraz dusmus gibi olmasi ârafin obur tarafina daha rahat gecebilmesi icin bir biletti sanki. Ici rahatlayarak basini koltuga dayadi.
Camiden yukselen sabah ezani, hasta cocugu soguktan korumak icin her zamankinden daha sIki kapatilmis evde acik cam bulamamasina ragmen, onun ârafin obur yanindan bu yanina yaklasmasina sebep olmustu.
'Cok bitkinim. Sabaha kadar uyutmadi cocuk. Aman ne cileymis bu. Zaten her seyden hasta oluyorlar. Simdi namaza kalkmak.. uzun is. Cocuk da aglar. Yok yok simdi olmaz.
Hep erteliyorsun ama..
Su cocuk duzelsin baslayayim artik namaza. Aman duzelse ne ki, bu defa oburu hasta olur. Yok yok. bu cocuklarla namaz falan kilinmaz. Pek bir zor olur, boyle bir vakit kil, uc vakit kilma. Hos degil zaten. Hayirlisiyla soyle biraz buyusunler. Kendi islerini gorur hale gelsinler.
Onlarin yurudugu, okula basladigi pazartesi gunu baslayacakti namazlarina. . cok duzenli, bol duali ihlasli namazlar kilacakti. Hayirlisiyla bir gelseydi o pazartesi.
………………….
Yine bir sali gunuydu.
Bugun yillik izninden bir gundu. Yorgun degildi, sabah da gec kalkmis, agir agir aklina gelen butun kahvaltiliklardan olusan bir sofra kurmus, ogle yemegiyle birlesen bir kahvalti yapmisti. Evin odalarinda yavas adimlarla yurudu. Televizyonu acip elinde kumandasiyla koltuga kuruldu. Bu anin, bu mutlulugun tadini doya doya cikarmak icin eline bol miktarda Erzurumlularin deyimiyle simiska, yani aycicegi almisti. Cit cit.. kanallari dolasti. Hangisinde karar kilacagini dusundu. Citir citir citletilen cekirdeklerle once bir film, sonra eski bir film seyretti. Disaridan gelen yeni bir ezan sesi yine onu kimildatamadi.
"Namaz" dedi icindeki gucsuzlesmis ses. "Namaz!"
Hic yerinden kalkasi yoktu. Zaten yarim yarimdi butun namazlari.
'Hangi gun bes vakit kiliyorum ki.. bir vakit daha neyi degistirecek… Is hayatinda cok zordu namaz kilmak. Hem ev, hem is. Bu kosusturmada cok zordu. Cok zor. Zaten emekliligime de fazla bir sey kalmadi. Ah hayirlisiyla emekli olayim. Artik gercekten her seye yeni bir baslangic yapacagim. Benim yeni pazartesim olacak.'
Kendini ibadete verecekti. Her namazini vaktinde husu ile kilacak, pesinden kazalarini kilacak, tesbihatlari yapacakti. Dahasi gece namazlarina bile kalkabilirdi.
O gun yeni bir baslangic olacakti. Yeni bir hayatin ilk gunu, bir pazartesi olacakti. Ah o pazartesi bir gelse…
Cay demledi; bir sure cekirdek citletti, cay icti. Sonra yavas yavas bir uyku bastirdi. Kanepeye uzandi. Basinin altina bir yastik aldi. Elinde kumanda bir-iki kanal daha gezdi. Yeni bir programda karar kildi.
'Oh be, tatilde olmak kosusturmamak ne guzel! Ama tatilden sonra is basi yapmak hic guzel olmayacak. Off, Allah vere de bu sene resmî tatiller hep hafta icine denk gelse!' diye dusundu.
Uzanip masanin uzerindeki takvimi aldi. Yillik tatilleri gosteren sayfalara bakti. 23 Nisan Sali, 19 Mayis Sali, Ramazan Bayrami Sali, Kurban Sali… Keyiflendi. Sonra oylesine karistirmaya basladi takvimi. O gunun tarihine bakti: ..agustos sali. Cocuklarinin dogum gunlerine bakti: ..mart sali, …haziran sali...
Takvimin ilk sayfalarini acti: 1 Ocak Sali, 2 Ocak Sali, 3 Ocak Sali, mart sali, nisan sali…
Haziran, temmuz, ekim, kasim.. hepsi sali..
Dun sali, bugun sali, yarin sali.
'Bir gariplik var bu iste! Acaba?' demeye kalmadan iyice yogunlasan sabun kokulu uykuya daha fazla karsi koyamadi.
Esnedi, battaniyesini iyice uzerine cekti.
Gunlerin, aylarin, yillarin, kisacasi hayatin sadece sali gunlerinden ibaret oldugunu anlayamadan uykuya daldi…
…………..
Uykuda miydi, ruyada miydi anlayamadi. Kipirdamak istedi; fakat hicbir yerini oynatamadi, sonra gozlerini acmaya zorladi ve gozunu actiginda bir anda cok sasirdi. Nasil olabilirdi bu is? Kendisini seyrediyordu. Biraz yaslica bir hanim kazandan bir tasla aldigi suyu bir tahta uzerinde yatan yari ciplak bedenine dokuyor, diger hanim da guzel kokulu bir sabunla bedenini ogusturuyordu.

Lambayı okşayan “Geleneksel Ulusal Demokrasi İhlali Şöleni”ne hoşgeldiniz!


Hakikat, Adalet ve Kalkınma
Partisi(Hakparti); Kendi hayal dünyasında Bahama adalarında yaşayan Genel Başkanımızın duyar duymaz koşup geldiği ve Türkiye'nin ekonomik düzenine zarar verecek düzeyde bir demokrasi ihlaline tepki vermek amacıyla ülkemize kazandırdığı bir demokrasi oluşumudur.

"Kapatırsam ben kapatırım."
Bir siyasi parti halkı temsil ederken kapatılmasının halka saygısızlık yönünü ve sandıkla daha yeni yeni barışmakta olan halkımızın sandığa olan güvenini tekrar kaybetmesini istemiyoruz.

AKP kapatıldığı gün kuruluş dilekçemizi veriyoruz.

Akpartinin kapatıldığı ilk gün sabah 08:00'de, kuruluş dilekçemizi vereceğiz.

o gün, "doğru olanı temsilen" halkın içindeki "demokrasi cini" olarak doğuyoruz ve aynı günün sonunda saat 15:00'da, halkın sandığa ve demokrasiye olan güveninin zedelenmesini temsilen kendi kendimizi fesheden dilekçemizi vereceğiz.

Bir parti kapatılacaksa, onu yapacak tek sorumlu yine o partinin kendisidir. Halktır.

O gün, Alaaddinin Sihirli Lambası'ndan çıkacak "demokrasi cini" ilk sihriyle demokrasi düşmanlarının sahneden silmiş olacaktır. Çünkü "demokrasi cini" gücünü tamamen halktan almaktadır. O, halkın ümitlerinin gücüdür.


Görevini tamamladığında, bir demokrasi düşmanı tekrar lambayı okşayana dek lambanın içinde kalacaktır.

HAK PARTİ


31 Mart 2008 Pazartesi

Derin Devlet Çökerken Uzlaşalım Diyor


Derin Devlet Çökerken Uzlaşalım Diyor

Dün akşam yine hayretler içinde izledim büyük hukuk prof'ları, genel yayın müdürlerini, köşe yazarlarını, emekli politikacı ve diplomatları. ..İki metre önlerini görebiliyorlar. Ama sokaktaki vatandaş çok daha ileride... Her şeyi görüp, anlıyor. Günlerdir bekledim 'CHP lideri Deniz Baykal'ın deşilmesini.. . 'Baykal' 'AKP kendi derin devletini yaratıyor' derken bir derin devlet olduğunu kabul ediyordu. Bu iddianın üzerine sadece 'Başbakan Erdoğan' biraz gitti ama yeterince bastırmadı. Oysa o cümle 'Türkiye Cumhuriyeti'ni anlatıyordu. Atatürk'ten sonraki Türkiye'nin özeti idi. Ulu Önder'in Cumhuriyeti emanet ettiği kişilerin içyüzünü gösteriyordu. O kişiler ki 84 yılda Türk halkını işte bu noktaya getirdiler. Çünkü Türk halkı uyanırsa böyle tatlı para kazanamazlardı , böyle 'büyük adam' olamazlardı. Türk halkını, işlerine gelmediği için çağdaş yapmadılar, 'ötekiler' diye aşağıladılar, varoşlarda hapsettiler. Sadece seçim zamanı memleketin efendisi yaptılar, camilere gidip 'Allah' adını kullanarak oy dilendiler. İşçinin, köylünün hakkını arayan üniversiteli duygusal gençleri iple astılar. 'Aman gençler komünist olmasın' diye her semte İmam-Hatip Okulu açtılar devleti ekonomiyi ele geçirip, yıllarca istediklerini yaptılar. Halkı fakirlikten sürünen Türkiye'de 150 tane milyar doları olan kişi yarattılar. Şimdi paçaları tutuştu, panik içinde, Amerikan Doları'ndaki sallanmaya bakıp bakıp uzlaşalım! diyorlar. Ancak ileri gören, akıllı gözler bunu görür. Sağdan soldan gelen saçma sapan çatlak seslere kulağını kapatır. 'Başbakan Recep Tayyip Erdoğan' farkında mı acaba? İkinci cumhuriyetin temelini atıyor. Bu temel Turgut Özal'ın yaptığı gibi sadece bir kesimi ilgilendirmiyor.

Devrim değil, temizlik değil, halının altına saklanan çöplerin ortaya çıkarılması. Yüreklice yazıyorum, Atatürk'ün öldüğü günden beri Türkiye'yi yöneten derin devlet çöküyor, bitiyor.
Bütün çırpınışlar, bağrışmalar bu yüzden. Tabii ellerine her zaman olduğu gibi Atatürk resimlerini aldılar. Devrimlerinin ana gayesini halka kasıtlı olarak anlatmadıkları Atatürk'ten başka sığınacakları ne var ki... Pardon bir de 'Eyvah irtica geliyor, Türkiye ve laik Cumhuriyet elden gidiyor' diye bağırmaktan başka. Onlar da biliyor, üçbeş yıl sonra şimdi kavgası yapılan tüm toplumsal detayların kendi kendine yok olacağını. Birleşen dünyada bunların hiç görülmeyeceğini. .. Ama onların gücü biterse bir daha geri gelir mi?
Tekrar söylüyorum belki farkında belki değil. 'Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'nin umutsuz ve çaresiz talihini değiştiriyor. Çünkü görünmeyen gerçek iktidarını yani derin devleti çökertiyor. Her gün bir başka köşede. Bazen büyük hamle, bazen küçük bir detay ile. O TV'lerde ağlayıp sızlayanlara bakın. Hepsi köşeyi dönmüş kişiler. Derin devletin çöktüğünü nasıl mı anlıyorum?
Bakın uzlaşma çağrılarına... Medya ağaları iki gün önce yerden yere vurdukları Başbakan'a 'sağduyu' demeye başladı. Tetikçi gazetecileri her yerde Anayasa Mahkemesi'ne zarf atmaya başladı. Aylardır işçi ve memuru sokaklara döküp, ekonomik istikrarı yok etmeye uğraşan, güya emekçinin yanında savaşan sendika ağaları da 'Türkiye Odalar Birliği'ne sığındı.
Her zaman 'Türkiye'yi biz idare ederiz' derken, Anadolu kaplanlarının yükselişine çok bozulup AKP düşmanı olan TUİSİAD bile sendikalarla görüşmeye başladı. Ellerinde Türk Bayrağı, akıllarında Anayasa Mahkemesi'ndeki Yargıtay dosyası ile uzlaştırıcı rolü oynuyorlar. Sağduyu diyerek çaktırmadan şantaj yapıyorlar. Her biri kaybettiğini hissetti, kaybedecek bir şeyi olmayan Türk halkından iyice korkmaya başladılar. Top şimdi Başbakan'da.
Uzlaşma tuzağına düşecek mi, yoksa panik içindeki derin devleti kurutacak mı? Masonlar'ın, devleti her konuda ele geçiren sabetayları saadet halkasını koparacak mı? Bodrum, Kaş, Göçek'teki yazlık evlerinden veya Boğaz'daki yalılarında işçiye, köylüye (!) akıl veren beylerin güçlerini bitirecek mi? Bu beyler ki... İstediklerini yıllarca İstanbul Üniversitesi'nde rektör yaptılar, İstanbul'a Vali, Emniyet Müdürü yaptılar. Hayatı İstanbul'da Bebek Otel Bar'ında, Caddebostan Büyük Kulüp'te geçen Baştabipler, Başsavcılar, Milli Eğitim Müdürleri'ni seçtiler. Futboldaki mafya bile onların eseri. Kimi, kimi kullanarak neden başkan seçti? Bilmiyor muyuz? Ankara'daki tüm bürokratlar kimin devamı?
Derin devletin haberi olmadan imza atabildi mi? Size çok küçük bir örnek. Bu ülkede devlet memuruna maaş, çalışan işçinin maaşından kesilen vergi ile saplanır. Ama işçi yıllarca SSK hastanelerinde süründü, devlet memuru ise Emekli Sandığı sayesinde devlet hastanesinde. Sanki işçi bu devletin vatandaşı değil. Eee AKP de kaşınmış hani... Derin devlet o kadar derin ki oooo nerelere dek giriyor, yazmaya elim varmıyor. 'CHP lideri Deniz Baykal' işte bunu söylüyordu. 'AKP kendi derin devletini kuruyor' derken yıllardır kendi partisini bile yöneten derin devleti savunuyordu.
AKP kendi kadrosunu uygun yerlere yerleştirince 'devlet ele geçiyor, irtica geliyor' oluyor. Ama eski sistem halkı ve devleti soymaya, kandırmaya devam ederse adı demokrasi oluyor. Hiç korkmayın. Bunlar geçecek, bitecek. Geçiş dönemi yaşıyoruz. Yeter ki Başbakan'ı yanındaki beyin takımı aldatmasın. Bu panik içinde bakın her şey nasıl çözülecek.


--
Söz bitmedi, Umut Yaşıyor!

Aykut IŞIKLAR

ABA ALTINDAN SOPA GOSTERDI

ABA ALTINDAN SOPA GOSTERDI

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Coşkun bugün çok tuhaf bir yazı kaleme aldı. Yazısında Başbakan Erdoğan'ı üstü kapalı tehdit etmeyi de ihmal etmedi.

İşte Ahmet Hakan'ın yazısı:

Gaza gelme

EY Tayyip Erdoğan...

Senin için çok güzel şeyler yazıp çiziyorlar...

Diyorlar ki:

"Tayyip aslandır, kaplandır... Öyle Başvekil Adnan Menderes gibi, boynunu vurmaya kararlı yargıcın karşısında, ’Emrinizdeyim Reis Beyefendiciğim’ diyerek iki büklüm olmaz... Kükremiş sel gibidir, bendini çiğner aşar... Sıkıyı görünce şapkasını alıp gitmez... 8 saatlik MGK toplantılarında şıpır şıpır ter dökmez..."

Gözlemleyebildiğim kadarıyla...

Sen de "verilen bu coşku" karşısında...

Etten ve kemikten yaratılmış bir insanoğlu olarak...

Kayıtsız kalmıyorsun / kalamıyorsun...

Ancak...

Görüyorum ki...

Bu "gazlamalar", maalesef senin yanlış bir "Memleket tasavvuru" içine girmene yol açtı/açıyor...

Şöyle düşünüyorsun:

Bütün "arıza"yı bir grup çeteci ve darbeci çıkarmaktadır... Onların derdest edilmesi durumunda ortalık güllük gülistanlık olacaktır...

* * *

Hemen söyleyeyim:

Ne yazık ki bu yaklaşım, gerçek durumu karşılamaya yetmiyor...

Keşke memleketteki "arıza", üç beş "kalleş maceraperest" ile "gözü dönmüş darbeci"nin işi olsaydı...

Ancak olay bundan ibaret değildir.

Bu toplum ikiye bölünmüştür Tayyip Erdoğan...

Tamam...

Bir tarafta sana kayıtsız şartsız mürit yazılanlar var... Sayıları da hayli fazla...

Ama unutma ki...

Diğer tarafta da sayıları hiç yabana atılamayacak oranda senden nefret edenler var...

Ve esas "arıza" bu derin ikilikten çıkmaktadır.

* * *

Sana bir şey söyleyeyim mi Tayyip Erdoğan?

Bence sen, altı yıldır devam eden devr-i iktidarında...

"Laiklik karşıtı etkinliklerin odağı" falan olmuş değilsin...

5-10 demeci alt alta yazarak seni "laiklik karşıtı odak" diye nitelendiren "Başsavcı" fena halde yanılmaktadır.

Senin asıl sorunun şudur:

Pekala senden nefret etmeyebilecek bir kitleyi, senden nefret eder hale getirdin...

O kitlenin hassasiyetini hiç anlamadın...

"Dinin hiçbir yasal zorlama olmaksızın da baskı aracı haline dönüşebileceği endişesi"ne zerre kadar kulak vermedin...

Haklı ya da haksız yaşam tarzlarına baskı yapılabileceğini düşünen insanların aradıkları garantiyi sunamadın...

Senin önünde "herkesin başbakanı" olmak fırsatı vardı, maalesef bu fırsatı iyi değerlendiremedin...

Gettondan dışarı çıkamadın... Bir iki çıkma denemesi yaptın, ama acayip rahatsız olup tekrar gettona dönüverdin...

Eski cemaatinden üç beş üslupsuza bile "Hadi oradan" diyerek haddini bildiremedin... Tam tersine, tuttun, herifleri uçağına alarak taltif ettin...

Atamalarda liyakati esas alacağına, "İlle de camiadan olsun" yaklaşımını benimsedin...

"Türbanı Çankaya’ya çıkarmak" gibi bir hedef, senden kuşku duyanların kuşkularını hafifletmekten çok daha önemli bir hedef haline geldi...

Bütün bunların üzerine...

Bir "Hitabet sanatı" olarak gördüğün "öfke"ni, kontrolsüz biçimde kullandın...

Hiçbir faydası olmayan, lüzumsuz demeçlerle ortamı gerdin...

Bütün bunların üzerine...

"İslam’da çokeşlilik" meselesinden tut da "İslam’da katili affetme yetkisi kime aittir?" meselesine kadar...

Girmemen gereken konulara girdin...

Hem "amatör ulemacılık" oyunu oynadın, hem de her türlü gelişme karşısında kıllanmaya hazır bekleyen kesimleri daha da kıllandırdın...

* * *

Şimdi de hatalar zincirine bir yenisini ekliyorsun...

Sana gaz verenlerin telkin ettikleri yanlış memleket tasavvuru nedeniyle...

"Arıza"nın tek ve geçerli nedeni olarak "çeteci-darbeci" tipleri görüyorsun...

"Gık" diyene "Çeteci" diyorsun, "Gak" diyene "Darbeci" diyorsun...

"İddianame"ye bile "çete" ve "darbe" imajlarını kullanarak itiraz ediyorsun...

Çok ciddi bir taktik hata içindesin...

Kalkıp, "Ben altı yıldır iktidardayım... Nasıl oluyor da laiklik karşıtı etkinliklerin odağı oluyormuşum?" diyeceğine...

Yani şu meşhur "odak" sözcüğüyle hesaplaşacağına...

"Çete/darbe" falan diyerek kestirmeden işi bitirmek istiyorsun...

Ey Tayyip Erdoğan...

Gaza gelme...

Lüzumsuz delikanlılık gösterilerine girişme...

"Boynumu giyotine uzatmam" falan diyerek ortamı daha fazla germe...

Özeleştirini ver... "Nerede yanlış yaptım?" de...

Bir başbakan olarak huzur ve güven ortamını yeniden tesis et...

Senden nefret edenlerin nefretlerini boşa çıkaracak adımlar at...

Bugün sana gaz verenlerin sırtlarında yumurta küfesi olmadığını düşün...

Hem unutma ki:

27 Mayıs’ta ya da Menderes asıldığında...

Menderes sevgisinin destanının yazıldığı bu topraklarda bir mantar tabancası bile patlamamıştır...