Türkiyenin Derin Analizleri Ergenkon Hakkında Herşey Türkiye ve Darbeler Tarihi Global Gladio
1 Kasım 2009 Pazar
Acaba Kripto Ecnebiler mi Orduyu Yıpratıyor?
Darbe Böyle Önlendi
26 Ekim 2009 Pazartesi
BU DA ŞAMİL TAYYAR’A KIYAĞIMIZ OLSUN!
Özür diliyorum!
Apo'yu Kim Kullanıyor? "Açlım' AKP'ye Tuzak Mı?
24 Ekim 2009 Cumartesi
"KAĞIT PARÇASI" BELGE ÇIKTI

Genelkurmay’da görevli bir subayın Demokrasiye Müdahale Belgesi’nin orijinalini İstanbul Başsavcısı Engin’e gönderdiği öne sürüldü. Adli Tıp’ın “ıslak imza Çiçek’e ait” ön raporu verdiği iddia edilirken, savcılar bazı kişilerin ifadesini aldı.
Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı iddia edilen ve Genelkurmay’ın sahte olduğunu açıkladığı “Demokrasiye Müdahale Planı”nın (DMP) “ıslak imzalı” orijinali de ortaya çıktı. Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir subay tarafından gönderildiği belirtilen imzasız mektupta, DMP’nin Albay Çiçek’in ıslak imzasının yer aldığı orjinal metninin gönderildiği iddia edildi. Mektupta, ihbarcı subayın kendi el yazısıyla “Diğerleri imha edildi sadece bunu kurtarabildim” dediği de kaydedildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan yapılan açıklamada bu iddia doğrulanmazken, gün boyunca mektubun içeriğine ilişkin ayrıntılar kamuoyuna yansıdı.
ADLİ TIP DOĞRULADI: BELGE GERÇEK
İddiaya göre ihbarcı subayın, kendisinin hala aktif görevde olduğunu ve Genelkurmay Başkanlığı’nda yer alan Albay Dursun Çiçek’e ait belge ve hard disklerin imha edildiğini, kendisinin sadece bu belgeyi kurtarabildiğini belirttiği kaydedildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’de bulunan belgede ıslak imza bulunduğu da iddia edildi. Ergenekon soruşturmasının savcıları tarafından teslim alınan belgenin kriminal incelenmeye alındı. Kriminal incelemede belgenin ‘orijinal’ ve imzanın da ıslak olduğu yönünde ön rapor verildiği iddia edildi. Adli Tıp Kurumu ön raporunda, incelenen belgedeki imzada, ‘beşgenin altındaki imza’ Albay Dursun Çiçek’e ait’ dediği kaydedildi.
BAŞSAVCI: RUTİN BİR GÖRÜŞME
İddiaların ardından İstanbul Adliyesi’nde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, Başsavcı Vekili Turan Çolakkadı, savcılar Zekeriya Öz ve Fikret Seçen’ın bir araya gelmesi dikkat çekti. Toplantı sonrası soruları yanıtlayan Çolakkadı “Basından herşeyi takip ediyoruz. Böyle bir belge gelmiş olsa dahil açıklama yapma yetkisi bende değil” diye konuştu. Görüşemenin ardından Başsavcı Engin “Rutin bir görüşmedir. Ben savcılarımla günde on kere görüşürüm. Belgenin geldiğine dair herhangi bir bilgim yok. Soruşturma gizli. Bende öyle bir bilgi yok” dedi.
Türkiye’yi sarsan belge
“AK Parti’yi iktidardan düşürmek ve Fethullah Gülen’i bitirmek” için medya ve sivil toplum örgütlerinin nasıl kullanılacağına yönelik psikolojik harp yöntemlerinin yer aldığı Demokrasiye Müdahale Planı’nın (DMP) kopyası Ergenekon soruşturmasının tutuklu sanıklarından avukat Serdar Öztürk’ün ofisindeki aramada bulunmuştu. Belgenin altında Genelkurmay Başkanlığı 3. Bilgi Destek Şube Müdürü Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in paraf ve imzasının bulunduğunu iddia edildi. Belgenin ortaya çıkması üzerine Genelkurmay Başkanlığı’nca soruşturma emri verilmiş ve aynı gün Askeri Savcılık tarafından soruşturma başlatılmıştı. Çiçek “örgüt üyeliği” suçlaması ile tutuklanmış ve Hasdal Askeri Cezaevi’ne konmuştu. Albay Çiçek tutuklanmasının ardından 24 saat geçmeden avukatlarının tutukluluğa yaptığı itiraz üzerine tahliye edilmişti. Genelkurmay dosyanın İstanbul Başsavcılığı’na gönderilmesi kararlaştırıp “Sahte belge üretenler yargılansın” demişti.
BÜTÜN DELİLLERİ İMHA ETMİŞLER
“Vatansever Subaylar” rumuzla yazılan mektupta, TSK bünyesinde bulunan ve darbeci uzantıların devamı olduğu belirtilen ekibin ‘Millete Komplo' belgesinin ortaya çıkmasından sonra aceleyle Albay Dursun Çiçek'in ofisine geldiği, Çiçek'in bilgisayarlarının detaylıca incelendiği ve illegal olduğu belirtilen bütün çalışmaların imha edildiği ifade edildi. Aynı ekibin klasörler halinde ilgili birimlere iletilmek üzere bekletilen ve aralarında ‘Millete Komplo' belgesinin ve eklerinin bulunduğu çalışmaları da imha ettiği iddia edildi. Mektuba göre kendilerinin olay öncesinde belgenin ‘kağıt parçası' olarak küçümsenen ilk sayfasını ve birkaç ekini kurtarmayı başardıkları belirtildi.
BAŞSAVCILIKTA HARARETLİ TOPLANTI
Öte yandan belgenin ulaşması ile birlikte İstanbul Adliyesi'nde de ciddi bir hareketlilik yaşandı. Ergenekon soruşturması savcısı Zekeriya Öz ve Fikret Seçen, İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Turan Çolakkadı ve Başsavcı Aykut Cengiz Engin ile bir görüşme yaptı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin'in de gündeminde ‘belge' vardı. Cengiz, ‘İrticayla mücadele eylem planı' ile ilgili, “Soruşturma gizli” dedi.
ÇİÇEK'İN İMZASI, TÜRKİYE'NİN GÜNDEMİNİ SARSMIŞTI
“İrticayla Mücadele Planı”, Taraf gazetesinin 12 Haziran 2009 tarihli sayısıyla gündeme gelmişti. Belgede, AK Parti ve Fethullah Gülen Hocaefendi cemaatini yıpratmak için yapılması gerekenler sıralanıyordu. “AKP ve Gülen'i Bitirme Planı” başlıklı haberde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma kapsamında, bir şüphelinin ofisinde yapılan aramada ele geçirildiği iddia edilen bir belgeye istinaden, Genelkurmay Harekat Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi 3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğü'nde ‘İrtica ile Mücadele Eylem Planı' adı altında bir çalışma yapıldığı belirtiliyordu.
İLKER BAŞBUĞ “KÂĞIT PARÇASI” DEMİŞTİ
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Genelkurmay Karargahı'nda düzenlediği basın toplantısında, ‘Eylem Planı' belgesini bir ‘kağıt parçası' olarak değerlendirmiş, birilerinin TSK'yı yıpratmaya çalıştığını ileri sürmüş ve belgeyi hazırlayanların belirlenmesi için savcılığı harekete geçmeye çağırmıştı.
‘Sadece bir kağıt parçası’ demişti
Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Askeri Savcılığı’nın “belge sahte” sonucuna varması üzerine bulgunun “bir kağıt parçası” olduğunu söylemişti. Başbuğ, “Belge gerçek çıkarsa gereken neyse onu yaparız” demişti.
ANCAK 3 GÜN SONRA ÇİÇEK'İN OFİSİ ARANMIŞTI
‘Millete Komplo' belgesinin askerî savcı tarafından yürütülen soruşturma safhası ise tam bir skandala dönüşmüştü. Albay Dursun Çiçek “örgüt üyeliği” suçlaması ile tutuklanmış ve Hasdal Askerî Cezaevi'ne konulmuştu. Kurmay Albay Dursun Çiçek tutuklanmasının ardından 24 saat geçmeden avukatlarının tutukluluğa yaptığı itiraz üzerine tahliye edilmişti.
Askerî savcı ancak 3 gün sonra Dursun Çiçek'in ofisini incelemeye karar vermiş ve “yapılan incelemede belgenin varlığını kanıtlayacak hiçbir delile ulaşılamamıştır” ifadeleri kullanılmıştı. Bu arada Dursun Çiçek görevden alınmamış, tuğgeneral olması ise kamuoyunun tepkisi üzerine engellenmişti.
KAYNAK: 24 Ekim 2009 Günlük Gazeteler
ATASAGUN ERGENEKON'DA TANIK

Ergenekon savcısı Pekgüzel, eski MİT Müsteşarı Şengal Atasagun'un tanık olarak çağırılmasını istedi.
Ergenekon ana davasında savcı Mehmet Ali Pekgüzel, tutuklu sanık Doğu Perinçek'in açıklamaları ve talepleri doğrultusunda dönemin MİT müsteşarı Şenkal Atasagun'un, yasal şartlar oluşması halinde altında imzası bulunan Ergenekon raporu ve şemasıyla ilgili olarak duruşmaya tanık sıfatıyla çağrılması yönünde görüş bildirdi.
Tutuklu sanık Mehmet Zekeriya Öztürk, Danıştay saldırısının ardından gözaltına alınarak Ankara Terörle Mücadele Şubesi'ne getirildiğini belirterek, "Burada emniyet yetkilileri bir top A3 bir top da A4 kağıdı getirdiler. Danıştay saldırısını kimin yada kimlerin yapmış olabileceğini, şemalar çizerek değerlendirdik. Bunun terör eylemi olmadığını düşünerek, herhangi bir siyasi parti parmağı olup olmadığını düşündük. Son 3 günde hangi yeni bir dinci terör örgütü tarafından yapılmış olabileceğini şemalar çizerek araştırdık." dedi.
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün, söz alan tutuklu sanık Hayrettin Ertekin'e, "Biraz önce gizli birşeyler söyleyeceğinizi söyleyerek, gizli oturum istediniz. Bu da sanıkların dışarı çıkarılması şeklinde olur. Şimdi herkesi dışarı çıkarayım mı?" diye sordu. Ertekin de, hazır olmadığını, notlarını yanına almadığını, daha sonra bu gizli oturumun yapılıp yapılamayacağını sordu. Şengün de, "Mahkeyle anlaşma olmaz. Açıklama yapacağınız zaman söyleseydiniz. Dava ile ilgili bir konu mu?" dedi. Ertekin de, "Türkiye'nin genel bugünkü konjektüre nasıl geldiğini anlatan, PKK'lıların nasıl elini kolunu sallayarak geldiğini..." dedi. Şengün de, Ergenekon davası ile ilgili yargılama yapıldığını belirterek davayla ilgili şeyler değilse, gizli oturum yapılacak bir durum olmadığını belirtti. Ertekin, "Sınırdan pasaportsuz geçen insanlarla ilgiliydi" diyerek yerine oturdu.
Taleplerin ardından görüşünü açıklayan Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel de, tutuklu sanık İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'in, "Ergenekon" şeması ve raporun nasıl ve neye istinaden hazırlanarak Genelkurmay ve Başbakanlığa gönderildiği konusunda, dönemim MİT Müsteşarı Şenkal Atasgun'dan yazılı açıklama yapmasını istediğini hatırlattı. Pekgüzel, Perinçek'in bu yöndeki talebinin kısmen kabul edilerek, Atasagun'un yasal şartlar oluşması durumunda tanık olarak duruşmaya çağrılmasını istedi.
Pekgüzel, tutuklu sanık Alparslan Arslan'ın çapraz sorgusunda Genelkurmay Başkanı ve Danıştay başkanlarına hakaret ile sanık Osman Yıldırım'ın avukatı Murat Eken'e tehdit ve hakaret ettiği gerekçesiyle Silivri Cumuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulmasını istedi.
5 Mayıs 2009 Salı
Yaşar Kaya Kimdir?
DALAN ın DERIN BILGILERI
Yaşar Kaya Kürt mücadelesine yıllarını vermiş çok değerli bir kişidir. Nasname’de Dalan’ın da annesinin babasının Kürdçe konuştuğundan bahsedilmişti. Bu Kürdlerin kendi içindeki bir dayanışması olabilirdi çok makuldu. Ama burada yadsınması gereken şey Dalan’ın ultra-Kemalist geçinmesi ve ikili oynaması idi. Tamam kendini öyle de göstermiş olabilir. Peki ama Dalan’ın Ergenekon’la ilişkisi ne olacak?
Daha geçen günlerde arazisinden bir ton silah çıktığını gördük. Bütün bunlardan habersiz olsa ve bu bir komplo olsa aylar öncesinden nasıl haber alıp da Amerika’ya kaçsın? Dalan’ın çeşitli paşalarla ve Veli Küçük’le tanışıklığı biliniyor. İddianamede Veli Küçük’ün TSK silahlarının seri numaralarını silerek Kuzey Irak’a gönderdiği yer alıyor. Peki olay aslında böyle bir şey miydi? Böyle bir ortaklık mı vardı? Yaşar Kaya’nın ikili oynadığını asla düşünmüyorum. Bu mücadeleye yıllarını vermiş ve cefalar çekmiş biri olarak bu mantıksız olur ama Dalan’ın düşünüyorum. Dalan sadece bağlantılarını çok akıllı biçimde kullanmış olabilir, Kaya’nın bunlardan hiç haberi bile olmamış olabilir.
Sayın Yaşar Kaya bu konuda bir şeyler açıklarsa aydınlanmış oluruz. En azından Dalan’la ilgili herhangi bir bilgisi varsa paylaşmalıdır. Öğrenmek istediğimiz eğer varsa ki kokular geliyor, Dalan’ın el altından Kürd hareketine destek çıkar gibi görünüp bir yandan da öteki tarafı nasıl idare ettiği ve ceplerini nasıl doldurduğudur. Dalan’ın daha sonraları Özal hakkında söyledikleri de biliniyor; “bu adam şeriatı getirecek, bu adam ülkeyi bölecek”. Dalan’ın Ergenekon yapılanmasının içine ne zaman girdiği belli oluyor. Acaba Özal’ın öldürülmesinde bir payı var mı? Bunların mutlaka sorgulanması gerekiyor. Bence Ergenekon soruşturması Özal’ın öldürülmesine yoğunlaşmalı.
Her şey 1993 yılına gelip düğümleniyor. Ben kanımca Dalan’ın bir numara olduğunu ve çok tehlikeli ve sinsi olduğunu düşünüyorum. Kendisinin 28 Şubat döneminde Çevik Bir’le yaptığı görüşme var, Çevik Bir’in 4 saat not tuttuğu ve bunları diğer generallere dağıttırdığı söyleniyor. Bu nasıl bir etkidir ki böyle? Aynı şekilde Dalan’ın Ergenekon tutuklusu Levent Ersöz’le konuşmalarına bakarsak burada da hükmedici bir gücü olduğunu ve nereden geldiği belli olmayan bir güvene sahip olduğunu görüyoruz.”
2 SÜRPRİZ İSTİFA
Türk Silahlı Kuvvetleri, her ikisi de ’geleceğin parlak komutanları’ arasında gösterilen iki havacısının istifalarını kabul etti.
’En önü açık’ makamlardan Hava Harp Okulu’nun komutanı Tümgeneral Sinan Şanlı ile Ege semalarında yaşanan ’it dalaşları’ da dahil en kritik operasyonları yapan 1. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı’nın ’iki numarası’ Tümgeneral Levent Türkmen, istifalarını vererek görevlerinden ayrıldı. İstifalarla ilgili iddialar ise muhtelif...
HAVA Kuvvetleri, kritik noktalarda görev yapan iki tümgeneralin istifasıyla sarsıldı. Hava Kuvvetleri’nde yükselmek için en önemli makamların başında kabul edilen Hava Harp Okulu Komutanlığı’na geçen ağustosta atanan Tümgeneral Sinan Şanlı, geçtiğimiz günlerde görevinden istifa etti. Bir diğer istifa da 1’inci Taktik Kuvvet Komutanlığı’ndan geldi. Ege Denizi’ndeki it dalaşları dahil Hava Kuvvetleri’nin hayati operasyonlarını yapan Taktik Kuvvet’in iki numarası ve Komutan Yardımcısı Tümgeneral Levent Türkmen, görevinden ayrıldı. Hava Kuvvetleri Komutanlığı, Şanlı ve Türkmen’in istifa isteklerini işleme koydu. Bu iki kritik makama henüz atama yapılmazken, resmi kaynaklar istifalarla ilgili yorum yapmadı.
Kulislerdeki iddialar
Ergenekon mu: Kulislerde, istifalarla ilgili çeşitli iddialar var. Bir iddiaya göre Hava Kuvvetleri iki generalin görevden ayrılmasını bizzat istedi. Tümgeneral Sinan Şanlı, Hava Harp Okulu Komutanlığı’na atanmadan önce Hava Harp Akademisi Komutanı’ydı. Bu sırada Harp Akademileri’nde, Ergenekon ve ’Karargáh Evleri’ne üyelik şüphesi duyulan bir askeri personel hakkında ön soruşturma yapıldı. Bu isim, daha sonra tayin olduğu Kayseri’de, geçtiğimiz aylarda tutuklandı. Bu süreçte, komutanlığın prosedürel işleyişi kaynaklı bir sorun olabileceği ve bunun da Şanlı’yı olumsuz etkilediği öne sürülüyor.
Özel hayat mı: Daha önce İncirlik Üs Komutanı olan ve burada ABD’lilerle birlikte çalışan Tümgeneral Türkmen’in istifasının arkasında ise özel hayatıyla ilgili bazı sorunlar olabileceği konuşuluyor. İstifasının özel hayata ilişkin olabileceği spekülasyonları, Tümgeneral Şanlı için de yapılıyor. Ancak resmi makamlar bu iddiaları doğrulamıyor.
2 yıl önce de yaşandı
Hava Kuvvetleri, yaklaşık iki yıl önce de yine iki generalin istifasıyla karşılaşmıştı. 2007 Ağustos’unda Tümgeneral Orhan Uğurluoğlu, Savunma Bakanlığı’nda yerinde bırakıldığı, Hava Eğitim Kurmay Başkanı Tuğgeneral Karaca da uzatma aldığı gerekçesiyle istifa etmişti. O dönemde birinci sıradan Tümgeneralliğe terfi eden Uğurluoğlu’nun, bazı kız ve erkek öğrencilerin okulda uygunsuz ilişki kurdukları iddialarıyla patlayan olaylarda Hava Harp Okulu’nda komutan olmasının kariyerine darbe vurduğu konuşulmuştu.
4 Mayıs 2009 Pazartesi
DENETİM-SİLAHLAR-TSK
Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Poyrazköy’de ve diğer kazılarda çıkan silahları-mühimmatı “kayıtlarımızda silah ve mühimmat eksiği yoktur” diyerek sahiplenmediği gibi, başka bir kurumu, (Emniyeti) hedef gösterdi. Arkasından Emniyet: “bende de silah eksiği yok, cephanelikler bana ait değil!” diye ayrı bir açıklama yaptı.
Peki, bu silahlar, cephaneler kimindi? Topraktan “Hüdayı nabit” olarak mı bitmekteydi? Cephanelerin kime ait olduğunu veya olmadığını kim tespit edecekti? Bunu tespit edebilecek merciler var mıydı? Bu tür konular nasıl denetlenmekteydi demokratik(!) Türkiye’de?
Türkiye’de bakanlıkların, kurumların yasal dayanakları olan denetim birimleri vardır. Bunlar bazen bakana, bazen müsteşara, bazen de ilgili genel müdürlüğe bağlı olarak denetimler yaparlar. İdarenin içinden yapılan bu denetimler, bakan, müsteşar ve genel müdür idareden sorumlu olduğu için, bağımsız denetimler olarak kabul edilemez. Belki hiyerarşik denetimler olarak görülebilir. Ancak, Türkiye’de sivil idareler için kurum dışından gelip denetimler yapan üst denetim birimleri de vardır.
Türkiye’de kuruluşu Tanzimat sonrasına dayanan, TBMM adına bağımsız denetim yapan köklü bir denetim birimimiz vardır. Adı SAYIŞTAY olan bu denetim birimi merkezi ve katma bütçeli bütün kurumların, özerk üst kurulların, belediyelerin, valiliklerin, bakanlıkların denetimini yapabilir ve bunu hükümetten ve siyasetten bağımsız olarak yapar. Bunun dışında Cumhurbaşkanı adına yine bütün kamu kurum ve kuruluşlarını denetleme yetkisine sahip “Devlet Denetleme Kurulu” vardır. Demirel ve Sezer döneminde pek işletilmeyen bu kurum, aslında etkili bir denetim birimi olabilecek yetki ve özelliklere sahiptir. Ayrıca başbakanlığa bağlı “Yüksek Denetleme Kurulu” ve “Başbakanlık Teftiş Kurulu” vardır. Özal döneminde kurulan Başbakanlık Teftiş Kurulu çok yetkilidir. Özal tarafından devletin, kamu kurumlarının fotoğrafını çekmede, başbakan adına denetimler-tespitler yapmada oldukça verimli şekilde kullanılmıştır. Özal bu teftiş kurumuyla devletin (TSK) hariç kılcallarına girmeyi, kamu yönetiminde denetim dışı, dokunulmaz, sorgulanmaz alanlar bırakmamayı hedeflemişti. Prestijli ve etkili bir denetim birimi olan Başbakanlık Teftiş Kurulunu özellikle bu hükümet döneminde tamamen etkisiz hale getirildi, çalıştırılmadı. Oysa başbakan, kendisine bağlı çalışan bu denetim birimi sayesinde; kurumlardan, birimlerden sağlıklı bilgiler alabilirdi. Duyumlara, sempatik ilişkilere dayalı bilgiler edinmek yerine, devletin resmi bir kurumu eliyle kurumların, kamu yönetiminin röntgenini çekebilirdi; bunu yapmadı. Bu hükümet verimli bir denetim birimi olan Başbakanlık Teftiş Kurulunu pasifsize etti, eleman alımını durdurarak erimeye terk etti.
Bu ülkede MİT’ten, özerk kurumlara, özel mülkiyette bulunan şirketlere kadar, bütün sivil (özel ve kamusal) kuruluşlar pek çok harici denetime tabidirler. Sayıştay’dan, Devlet Denetleme Kuruluna, Başbakanlık Teftiş kurulundan, Yüksek Denetleme Kuruluna kadar pek çok denetim birimi, devletin TSK hariç bütün birimlerini denetleyebilmektedir. Emniyete gelince; Emniyet yukarıda saydıklarımızın dışında Mülkiye Müfettişleri tarafından da rutin ve rutin dışı denetlenmektedir. Ayrıca Emniyet müfettişleri vardır ki, onları saymıyoruz. Yani Emniyetle ilgili bir problem olduğunda emir komuta dışından kurumu denetleyen pek çok birim vardır. Bir problemin Emniyette uzun süre örtülü kalması ihtimal dışıdır. Sivil kurumlar hükümetler değişip başka bir parti tarafından hükümet edilmeye başlandığında zaten bütün sivil kurumlar, bakanlıklar deşelenir. Bunların dışında Türk milleti adına denetim yapan bağımsız Yargı denetimi vardır. Adli yargı yanında, yürütmenin iş ve işlemleri idare mahkemeleri ve Danıştay tarafından ayrıca denetlenmektedir.
Peki, TSK’yi kim denetlemektedir?
TSK içinde yapılanmış bir çete, yasadışı oluşum, ihtilal hedefleyen bir cunta olduğunda bunu kim veya kimler tespit edecek, inceleyecektir?
Bu tür çeteler en üst kademedeki komutanların himayesinde ise veya en tepeyi de tehdit edebilecek güçte ise bu yapıları kimler ortaya çıkaracaktır? Kimler yargılayacaktır?
TSK tamamen hiyerarşik denetime tabidir. Hiyerarşi içinde bir suç işlendiğinde bunu ortaya çıkaracak, araştıracak herhangi bir harici merci, birim, kurum yoktur. Bu nedenledir ki, tel örgü içinde gerçekleşen pek çok adi vaka bile dışarıya “eğitim zayiatı” olarak yansımaktadır. Depresyon geçirdiğinden dolayı intihar eden, arkadaşını vuran pek çok asker olmaktadır; ama bunların hiç birisi gerçek nedenleriyle dışarıya yansımamaktadır. Ailelere vaka, komutanların arzu ettiği biçimde yansıtılmaktadır. Zira tel örgü içinde olan bütün eylemlerin denetimi ve yargılaması yine emir komuta içinde olmaktadır. Hiçbir komutan kendi döneminde sıkıntılı işlerin kayda geçmesini ve bunun terfisini engellemesini istememektedir. Türkiye’de sivil kişiler ve sorumlular adli ve idari bağımsız mahkemelerde yargılandıkları halde; asker kişiler hakkında TSK’nin emir komuta içinde işleyen mahkemeleri karar vermektedir. Türkiye’de yargıda çift başlılık vardır; askerin yargılanması ayrıdır, sivilin yargılanması ayrıdır. Bundan dolayıdır ki TSK odaklı ihtilal denemeleri, çeteleşmeler, kişiler emekli olup sivil hale geldikten sonra gündeme gelebilmektedir. Bu ülkede üniformadan çıkınca dahi darbecilere dokunulama-maktadır, dokunulamamıştır. (Ergenekon davasıyla başlayan sürecin sonuca ulaşıp ulaşamayacağı ise belli değildir.)
TSK, hiyerarşik denetim dışında oldukça dar bir alana sıkıştırılmış konularda SAYIŞTAY denetimine tabidir. Genel olarak gider denetimi yapan ve TSK’ye bütçeden intikal eden bütün kaynakları inceleme ve araştırma yetkisine sahip olan Sayıştay, sadece kantinlerin ve küçük miktarlar tutan ihalelerin denetimine sokulmaktadır. Büyük ihalelere, silah alımlarına, askeri harcamalara burnunu sokmasına müsaade edilmemektedir. Sivil kurumların ve kişilerin üzerinde taşıdığı “asker korkusu”, SAYIŞTAY ve denetçilerinde de görülmektedir. TSK, TBMM adına denetim yapan SAYIŞTAY’ı tel örgü içine sokmaya yanaşmamakta, sadece kendi istediği kadar denetleme yapmasına fırsat vermektedir. SAYIŞTAY ise yetkilerini kullanacak cesareti gösterememektedir. Sayıştay denetçileri 2008 yılı içinde kantin denetimlerini aşan bir denetim yapmak istedi, ama TSK kendisini denetlettirmedi. SAYIŞTAY Başkanlığı Anayasal ve Yasal haklarını “askerle çatışmama, sevimsiz olmama” nedeniyle kullanmaktan içtinap etti. Anayasal yetkilere sahip bir kurumun görevini yerine getirmesi TSK tarafından engellendi. Ve buna sivillerden hiç bir tepki gelmedi. Bu konudan TBMM’nin ve hükümetin haberinin bile olmadığını sanıyorum
Bu ülkede bırakın generalleri, kuvvet komutanlarını, daha alt seviyede askerler bile mahkemenin celp ve ifade verme talebini görmezden gelebilmiş ve Türk yargısını muhatap almamıştır. Bu ülkede susurluk komisyonuna, TBMM’nin ifade talebine cevap vermeyen, TBMM’yi kale almayan askerler vardır.
Türk milleti adına yargılama yapan bağımsız mahkemeleri takmayan, Milleti bizzat temsil eden en yüce makam TBMM’ye gitmeye tenezzül etmeyen, hatta cevap vermeye lüzum duymayan askerleri bu ülkede kim denetleyecek?
Ast-üst ilişkisi içindeki denetimlere itimat edip ikna mı olacağız?
En tepedeki veya tepelerdeki komutanlar karışık, karmaşık işlerin içinde olduğunda, demokratik bir ülke(!) olan Türkiye’de asker içindeki usulsüzlükler, problemler nasıl ve kimler tarafından denetlenecek?
Türkiye’de bütün kişiler ve kurumlar denetlenebilmektedir. Siyasetçiler diğer denetim mekanizmalarının dışında sandık denetimine tabidirler. Ama TSK’yi kendisi dışından denetleyebilecek bağımsız hiçbir denetim birimi yoktur. Bu ülkede Cumhurbaşkanı bile vatana ihanetten yargılanabilmektedir. Ama görevi başındaki Genelkurmay Başkanını ve kuvvet komutanlarını yargılayacak bir merci yoktur, düşünülmemiştir. Bu sistemi kuran zihniyet, baştan askerin masuniyetini, dokunulmazlığını kabul etmiştir. Zira vatana ihaneti sabit olsa bile bir Genelkurmay Başkanını yargılayacak ne bir merci, ne de yasal düzenleme vardır.
Türkiye Askerlerin de denetlenebildiği bir ülke olmadıkça tam demokratikleşemeyecektir. Derin çeteleşmeler, cuntalar, hükümete yönelik darbeler, askerlerin içerideki suiistimalleri ve hukuksuzlukları ortay çıkarılamayacaktır.
Poyrazköy’de ortaya çıkan silahların emniyete ait olup olmadığını tespit edebilecek pek çok bağımsız, tarafsız denetim birimi var. Ama TSK’ya ait olup-olmadığına komutanın dışında karar verebilecek birisi var mı?
* * *
Başbuğ son konuşmasında “karşı taraf” dedi. “Karşı taraf neresi?” diye sorulduğunda; “Boğazın karşısı” diye cevapladı. Bunu lafın gelişi söylemiş olabilir ama Türkiye’de görünmeyen en temel ayrımlardan biriside Boğaz’ın iki yakası arasındadır. Beyaz Türkler dediğimiz kripto ecnebiler, özellikle Sebataylar kendilerini suyun ötesinden, yani boğazın Avrupa tarafından, Anadolu insanını ise suyun Asya yakasından görürler. Bu yaklaşımla Anadolu insanını (buna Avrupa’nın herhangi bir yerinden Müslüman kökenliler de dâhildir) “gelişmemiş”, “doğulu”, “gayrı medeni” görerek tahkir ettiklerini düşünürler.
Acaba Başbuğ “Boğazın karşısı” ifadesini kasten mi söyledi, öyle ise kendisini hangi taraftan görüyor?