Sanırım şu sıralar Başbakana birileri sürekli girdi yapıyor ve
Başbakanı belirli konularda yanıltıyorlar. Bu girdiler ve yanıltmalar
Türkiye’deki sivil-asker ilişkileri ile ve Ergenekon davaları ile ilgili.
Sivil-asker ilişkilerinde sivil lehine bir düzelme varsa, hükümet
asker dipçiğinin ensesinde var olan gölgesinden kurtuldu ise son birkaç
yıl içinde kurtuldu. Daha 2007’de hükümete askerler bir muhtıra verdiler
ve AK Parti bir kapatma davasına muhatap oldu. Bu arada ne oldu da,
hükümet sırtında dipçik darbesinden, arkasında postal izinden emin hale
geldi?
Ne oldu hep beraber hatırlayalım: Ergenekon davası başladı.
Ferhat Sarıkaya’nın, Sacit Kayasu’nun akıbetine rağmen,
savcılar-yargıçlar (askerlere karşı) hukuku uygulamada ilk defa kimseden
çekinmediler, cesur davrandılar. Darbecilerle, cuntacılarla bütün siviller, siyasetçiler ve vatandaş namına hesaplaştılar. Özel yetkili mahkemelerdeki
(ÖYM) savcılar-yargıçlar sayesinde memleket, daha ziyade AK Parti ve
hükümet rahatladı. Darbe tehdit ve tehlikesinden nispeten emin olmaya
başladık. Tam da bu noktada Ergenekon davalarından en çok canı yanan
darbeciler-cuntacılar ve onlara dayanarak hayatlarını idame ettiren
aristokratik azgınlar, bedavaya alışmış sermayedarlar ortaya bir şeyler
attılar. “Bu yargılamalarda ipin ucu kaçtı!”, “adaletli yargılama
olmuyor!”, “yargı birilerini hizaya getirme aracı olarak kullanılıyor!”
gibi söylemler üretmeye ve bu gri propagandayı medya, bazı yazarlar
üzerinde servis etmeye başladılar. Öyle ki kendi halinde hayatını
yaşayan insanları bile bu argümanlar üzerinden tedirgin ettiler;
korkuttular. Bu proje “yargının AK Partiye de dokunacağı, hükümetin bazı elemanlarını da sorgulayacağı”
söylemleri ile zirve yaptı. Başbakan ve etrafındaki bazıları
Ergenekoncuların ve müttefiki beyazların ürettiği bu propagandalara
inandılar ve tedirgin olmaya başladılar. Oysa AK Partililer veya
hükümete yakın olanlar yargıdan masun, adalet mekanizmasına karşı
sorumsuz diye bir şey yoktu. Normalde yarası olmayan bundan gocunmazdı.
Ama Usta ve çevresi bundan fazlasıyla gocundu.
Tezvirat ustaları bu propagandanın tuttuğunu görünce dozajı artırdılar Usta’ya ve çevresine: “siz
bunlara dokunmuyorsunuz, Ergenekon davasında ses çıkarmıyorsunuz, ama
sıra size de gelecek, şöyle şöyle planları var, hesaplar yapıyorlar!”
vs diyerek Usta’yı ve ekibini istim üzerine diktiler. Alakası olmadığı
halde, MİT krizi de bu propagandaların üzerine gelince Usta ve ekibi
uzun süredir kendilerine yapılan girdilere hak vermeye ve inanmaya
başladılar. Politize olma pahasına AK Parti için çalışmış, her seçimde
Partiye büyük destek vermiş Camia bir anda en büyük “hasım” ve “zanlı”
haline geldi. Dışarıdaki beyazlar ve Ergenekon seviciler bu türden
haberleri, malumatları üretti; parti içindeki brütüsler yaydı, epeycesi
de bu yalanlara inanmaya başladı.
Bu noktadan sonra darbeler, darbeciler, cuntacılar değil, hükümetin
kontrol edemediğini düşündüğü, (niye kontrol etmek ister o da
anlaşılmaz, demokrasilerde, güçler ayrılığı diye bir şey var sanıyordum
ben) birilerine atfedilerek karalanmak ve yıpratılmak istenen yargı
hedef haline geldi. Eğer Ergenekon seviciler ve darbeciler
doğrudan yargıyı hedef alsa idi, yargıyı bir camia ile bulamaç yaparak
bir tehdit haline getirmese idi, Ergenekon davalarının kıskacından asla
kutulamayacaktı. Ama;
- Parlamenter sistemde üç ana güçten birisi olan ve herkese lazım olan Yargıyı bir kesimle birlikte anarak ve karalayarak
- Bu yargının AK Parti ve hükümet için dahi tehdit olduğu mavalına inandırarak,
Hükümeti Ergenekon davasında yanlarına çekmeyi, cunta ve darbe
yargılamalarının altını boşaltacak, Silivri’nin kapısını açacak imkanı
yakalamayı başardılar. Burada Camia ve Yargı, Silivri’nin kapısını açmak, Ergenekoncuların önündeki duvarı yıkmak için manivela oldu.
Ergenekoncular ve destekçisi beyazlar ustaca bir manevra ile yargıyı
ve camiayı önce suni tehdit haline getirdiler. Sonra bu tehditle
hükümeti ve ustayı korkuttular; hükümete 10 yıl boyunca en büyük desteği
veren bir kesimi hükümetin gözünden düşürüp, “hasım”, “alternatif” gibi
sundular. Şimdi ise oluşturdukları bu manivelayı ustanın eline vererek
Silivri’nin kapısını zorluyorlar.
Ustaca hazırlanan ve servis edilen senaryo Usta’nın da aklına
yatmıştı. Zaten asker, militer zihniyet bir çizgiye çekilmiş ve kulağı
bükülmüştü. Üst üste ve oyunu artırarak iktidar olan, %52’nin desteğini
almış bir hükümete hangi asker kafa tutabilecek, hangi cunta darbe
planlayacaktı. Silivri’nin kapısını açarak pekala Ergenekoncularla Camiayı kafa kafaya getirip Usta aradan sıyrılabilirdi. Böylece
belki de kontrol edemediği, talimat veremediği bir kesimi de bertaraf
etmek, kulvar dışına itmek mümkün olabilirdi. Onlar vuruşsun, hükümet
merhamet eden, affeden olsundu. Ergenekoncuların sevinç çığlıkları Usta’nın da mantıklı bulduğu bu stratejinin sonucu olsa gerek…
Bunlar varsayımlar. Sesli düşünüyorum. Yoksa Başbakanımız böylesine
ayak oyunlarına tenezzül etmez. Ayrıca ederse, Ergenekoncuların ilk
hedefinin yargı, camia filan değil, kendi iktidarı olacağını bilir. Zira şimdiye kadar yaşanan tecrübelerde darbeciler ilk darbeyi hükümetlere vurmuş, sonra sıradakilere vurmuştur.
Tezviratlara, yanlış girdilere, nifak şebekelerine rağmen Usta hikmeti
hükümetle hareket edecek ve şer şebekelerinin tuzaklarına düşmeyecektir.
Yargı ve camia ile ilgili yönlerini bir tarafa bırakalım. Biz
Menderes’in yaşadığı darbe süreci üzerinden son yaşananları
değerlendirmeye çalışalım…
MENDERES’İN DÜŞTÜĞÜ HATAYA ERDOĞAN DA DÜŞECEK Mİ?
Menderes hükümetleri iktidara ilk geldiklerinde aynen AK Parti
iktidarları gibi oldukça cesur davranıyorlar; köklü reformlar
yapıyorlardı. CHP döneminden, Tek Parti döneminden kalma askerleri
emekli ediyorlar. Darbecilerin kıprayamayacağı şekilde değişiklikler
yapıyor, asker üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyorlardı. Ama darbe
çabaları bir türlü son bulmuyordu. Zira Türkiye’deki sistem askerler
üzerine kurulmuştu. Asker-ordu, sistemi kuran güçlerin ve batılıların
ülkedeki sigortası, garantörü idi. Demokrat Parti iktidarı ise sistemin
sahiplerinin ve vasilerimizin-hamilerimizin Türkiye’ye çizdiği yoldan
ayrılıyor, halka fazlaca prim veriyor; kendisine bırakılmış göstermelik
demokratik alanın dışına taşıyordu. Kontrol edilmesi gereken bu
ülkeye bir balans ayarı gerekiyordu. Lüzumundan fazla büyümesi ve
gelişmesi engellenmeliydi. Bu ise bütün İslam ve Ortadoğu ülkelerinde
olduğu üzere sistemin içine motor freni olarak yerleştirilmiş ordular ve darbeler üzerinden olabilirdi. Darbecilerin
ve dışarıdaki azgın aristokratların bizi dizayn eden ve dışarıdan
kontrol eden güçlerin etkisinde olduğu gerçeğinden gaflet eden Menderes
hükümetleri de, aynen AK Parti hükümetleri gibi üst üste aldığı seçim
galibiyetlerine bel bağladı. Darbeden hemen önce yaptığı muhteşem İzmir
mitinginde Menderes: “bu halk benim arkamda iken mi darbe yapacaklar?” dedi. Bazı saygılı, hürmetli, topuk selamı veren askerleri göstererek “bu asker mi bana darbe yapacak!” diye kendisine verilen darbe hazırlıklarını küçümsedi ve dikkate almadı. Aslında
Menderese karşı darbe, (son ses kayıtlarında olduğu gibi) göstere
göstere, intikam çığırtkanlıkları ata ata gelmekteydi. Ama sayın
Menderes kitlelerin coşkusundan, etrafındakilerin kuşatmasından ve
yanıltmasından bazı gerçekleri görememiş, iktidar olmanın ötesinde
kendisini her şeye muktedir görmüştü. Gerçekte Menderes oldukça mutedil,
aklı selimle hareket eden, basiret sahibi bir insandı. Ama 10 yıldır
iktidarda olma, güce sahip olma, fazla özgüven bazı şeyleri fark
etmesini engellemişti. Etrafında, en yakınında var olan darbecileri dahi
sezememişti. Savunma bakanı Şemi Ergin darbecileri himaye eden bir
adamdı; Menderes onu sezememişti. Başbakanın özel kalem müdürü
darbecilerle birlikte hareket ediyordu; Menderes Onu da sezememişti.
9 subay olayı
1957’de patlak vermişti. Solcuların ve darbecilerin aşağıladığı Samet
Kuşcu sorumluluk duygusuyla defalarca Başbakana ve yakınlarına ulaşmak
için çabalamıştı. Ama Samet Kuşçu’nun ve darbeyi haber vermek isteyen kişilerin malumatları Başbakanın etrafındaki duvara toslamış, fakat Başbakana ulaşamamıştı. Samet
Kuşçu Milli Savunma Bakanına mektup yazdı; mektup MS bakanının yaveri,
darbecilerle beraber hareket eden Adnan Çelikoğlu’na takıldı. Gerçi onu
geçse, Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin’e takılacak, yine Başbakana
ulaşmayacaktı. Başta Samet Kuşçu olmak üzere darbeyi deşifre etmek
isteyenler, Başbakana da mektup yazdılar bu defa bu mektup ve bilgiler
Başbakanın özel kalemine takıldı ve yine hedefe ulaşmadı. Başbakan Milli
Savunma Bakanı Şemi Ergin’in darbecilerle beraber hareket ettiğini
anladı ve onu uzaklaştırıp akrabası Ethem Menderes’i Milli Savunma
Bakanlığına getirdi. Ama Adnan Çelikoğlu orada aynen durduğu için
darbeciler bakanlık nezdinde himaye görmeye devam ettiler. Genel kurmay
başkanı Rüştü Erdelhun Paşanın darbecilere karşı olması belki de
Menderes’i rahatlatıyordu. Menderes İngiltere’ye giderken uçağı düştü ve
Menderes’in kurtulduğu o kazada Özel Kalemi öldü. Özel kalemin
çantasından darbecilerle, cuntacılarla işbirliği yaptığına dair belgeler
çıktı. Muhtemelen bir güç zehirlenmesi yaşayan Menderes darbecilerle
ilgili gereken tedbirleri almadı. Samet Kuşçu vefatından önce şu
itirafta bulunacaktır: “Menderes’in etrafını kuşattılar ulaşamadım”.
Bütün engellemelere, perdelemelere rağmen darbeciler, cuntacılar
deşifre edildi ve yargılandılar. Bu yargılama esnasında aynen bu günkü
CHP’lilerin ve medyanın Ergenekonculara yaptığı gibi, müthiş bir
dezenformasyon uygulandı. “Masum askerlere zulmediliyor”, “Menderes
istemediği askerleri sindiriyor”, (Samet Kuşçu için) “psikolojik hasta
bir adamın ifadeleriyle masum insanlar içeriye atılıyor; linç ediliyor”,
“darbe planları hükümet tarafından uyduruluyor”, “orduya komplo
kuruluyor!” vs vs diye, beyanatlar verdiler. Medyada sürekli yazılar
çıkardılar. CHP (eski) genel başkanı Baykal gibi bizzat kendileri
Ergenekon’un avukatlığını yapmasalar da, CHP cuntacılara avukat tuttu,
savunmalarını üstlendi. Bu günkü gibi, mahkeme önünde nümayişler,
mitingler yaptılar. Yargı, o dönem CHP’ye daha yakındı. Yoğun çaba ve
propagandayla 9 subayın 8’i üç ay sonra dışarıya çıktı; ama cuntacıları
deşifre eden Samet kuşçu 3 yıl hapse mahkum oldu. Cuntacılar bu olaydan
sonra uyku moduna geçtiler; farklı vazifelere atandılar. Ama örgütlenme,
cunta faaliyetleri devam etti. Zaten deşifre olan 9 subay cuntanın
sadece bir kısmıydı. 1960 yılında seçim kararı alınmış olmasına
rağmen, sandıkla iktidara gelemeyeceğini anlayan CHP’nin desteğiyle 3 ay
gibi çok kısa bir süre içinde darbe ortamı hazırlanarak, ülke
karıştırılarak 27 Mayıs Darbesi yapılır. Hükümeti uyarmak için çırpınan Samet Kuşçu içeridedir; ama dışarıdaki 8 subay cuntacı-darbeci kadronun içindedir.
Darbecilerin ve darbe metnini radyodan okuyan Alpaslan Türkeş’in
(Hüseyin Feyzullah) ilk yaptıkları şey gidip İsmet İnönü’nün elini
öpmek, emir ve talimatlarını talep etmektir. Darbecilerin genelkurmay
başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere kimlere ne eziyetler, zulümler
yaptıkları herkesin malumu…
Başbakan hükümet etmektedir, iktidardır; mühür ondadır ve Süleyman
dahi odur. Dilediği kanunu çıkarabilir, dilediği değişikliği yapabilir.
Ortalıkta başka usta da olmadığı için millet eli mecbur yine ona oy
verecektir. Milletin önünde başka lider, başka alternatif yoktur!
Hepimiz ona muhtacız ve mahkumuz! O bizim biricik kurtarıcımız; amenna.
Bunların hepsine tamam.
Ama bir ayette “bir kesime husumetiniz, sizi adaletsizliğe ve yanlışa
sürüklemesin” diye bir ayet hatırlıyorum. Acaba diyorum Başbakan
Ergenekoncuların, beyazların ve onların parti içindeki müzevirlerinin
dolmuşuna biniyor olabilir mi?
Menderes’in yaşadığı sürece benzer bir sürece sürükleniyor olabilir mi?
Ergenekoncularla ilgili tasarruflarda, ÖYM’lerle ilgili
düzenlemelerde hata yapabileceğini, yanılabileceğini ve bu yanılgının
hem kendisine, hem millete çok pahalıya patlayabileceğini de hatıra
getirmesi biz aciz kullardan yüce Sultana arzımızdır.
NOT: 27 Mayıs darbesi, darbenin hazırlanışı
konularında İdris Gürsoy’un 3 kitabı var. “Dokuz Subay Olayı”, “Darbenin
Şahitleri” ve “Darbeye 100 Gün Kala”. Kitapların hepsi çok güzel ve
akıcı, açıklayıcı. Herkese tavsiye ederim.
www.yusufgezgin.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder