6 Haziran 2012 Çarşamba

Silivrinin Kapısını Açan Manivela ve Menderes’in Gafleti

Sanırım şu sıralar Başbakana birileri sürekli girdi yapıyor ve Başbakanı belirli konularda yanıltıyorlar. Bu girdiler ve yanıltmalar Türkiye’deki sivil-asker ilişkileri ile ve Ergenekon davaları ile ilgili.
Sivil-asker ilişkilerinde sivil lehine bir düzelme varsa, hükümet asker dipçiğinin ensesinde var olan gölgesinden kurtuldu ise son birkaç yıl içinde kurtuldu. Daha 2007’de hükümete askerler bir muhtıra verdiler ve AK Parti bir kapatma davasına muhatap oldu. Bu arada ne oldu da, hükümet sırtında dipçik darbesinden, arkasında postal izinden emin hale geldi?



Ne oldu hep beraber hatırlayalım: Ergenekon davası başladı. Ferhat Sarıkaya’nın, Sacit Kayasu’nun akıbetine rağmen, savcılar-yargıçlar (askerlere karşı) hukuku uygulamada ilk defa kimseden çekinmediler, cesur davrandılar. Darbecilerle, cuntacılarla bütün siviller, siyasetçiler ve vatandaş namına hesaplaştılar. Özel yetkili mahkemelerdeki (ÖYM) savcılar-yargıçlar sayesinde memleket, daha ziyade AK Parti ve hükümet rahatladı. Darbe tehdit ve tehlikesinden nispeten emin olmaya başladık. Tam da bu noktada Ergenekon davalarından en çok canı yanan darbeciler-cuntacılar ve onlara dayanarak hayatlarını idame ettiren aristokratik azgınlar, bedavaya alışmış sermayedarlar ortaya bir şeyler attılar. “Bu yargılamalarda ipin ucu kaçtı!”, “adaletli yargılama olmuyor!”, “yargı birilerini hizaya getirme aracı olarak kullanılıyor!” gibi söylemler üretmeye ve bu gri propagandayı medya, bazı yazarlar üzerinde servis etmeye başladılar. Öyle ki kendi halinde hayatını yaşayan insanları bile bu argümanlar üzerinden tedirgin ettiler; korkuttular. Bu proje “yargının AK Partiye de dokunacağı, hükümetin bazı elemanlarını da sorgulayacağı” söylemleri ile zirve yaptı. Başbakan ve etrafındaki bazıları Ergenekoncuların ve müttefiki beyazların ürettiği bu propagandalara inandılar ve tedirgin olmaya başladılar. Oysa AK Partililer veya hükümete yakın olanlar yargıdan masun, adalet mekanizmasına karşı sorumsuz diye bir şey yoktu. Normalde yarası olmayan bundan gocunmazdı. Ama Usta ve çevresi bundan fazlasıyla gocundu.
Tezvirat ustaları bu propagandanın tuttuğunu görünce dozajı artırdılar Usta’ya ve çevresine: “siz bunlara dokunmuyorsunuz, Ergenekon davasında ses çıkarmıyorsunuz, ama sıra size de gelecek, şöyle şöyle planları var, hesaplar yapıyorlar!” vs diyerek Usta’yı ve ekibini istim üzerine diktiler. Alakası olmadığı halde, MİT krizi de bu propagandaların üzerine gelince Usta ve ekibi uzun süredir kendilerine yapılan girdilere hak vermeye ve inanmaya başladılar. Politize olma pahasına AK Parti için çalışmış, her seçimde Partiye büyük destek vermiş Camia bir anda en büyük “hasım” ve “zanlı” haline geldi. Dışarıdaki beyazlar ve Ergenekon seviciler bu türden haberleri, malumatları üretti; parti içindeki brütüsler yaydı, epeycesi de bu yalanlara inanmaya başladı.
Bu noktadan sonra darbeler, darbeciler, cuntacılar değil, hükümetin kontrol edemediğini düşündüğü, (niye kontrol etmek ister o da anlaşılmaz, demokrasilerde, güçler ayrılığı diye bir şey var sanıyordum ben) birilerine atfedilerek karalanmak ve yıpratılmak istenen yargı hedef haline geldi. Eğer Ergenekon seviciler ve darbeciler doğrudan yargıyı hedef alsa idi, yargıyı bir camia ile bulamaç yaparak bir tehdit haline getirmese idi, Ergenekon davalarının kıskacından asla kutulamayacaktı. Ama;
  1. Parlamenter sistemde üç ana güçten birisi olan ve herkese lazım olan Yargıyı bir kesimle birlikte anarak ve karalayarak
  2. Bu yargının AK Parti ve hükümet için dahi tehdit olduğu mavalına inandırarak,
Hükümeti Ergenekon davasında yanlarına çekmeyi, cunta ve darbe yargılamalarının altını boşaltacak, Silivri’nin kapısını açacak imkanı yakalamayı başardılar. Burada Camia ve Yargı, Silivri’nin kapısını açmak, Ergenekoncuların önündeki duvarı yıkmak için manivela oldu.
Ergenekoncular ve destekçisi beyazlar ustaca bir manevra ile yargıyı ve camiayı önce suni tehdit haline getirdiler. Sonra bu tehditle hükümeti ve ustayı korkuttular; hükümete 10 yıl boyunca en büyük desteği veren bir kesimi hükümetin gözünden düşürüp, “hasım”, “alternatif” gibi sundular. Şimdi ise oluşturdukları bu manivelayı ustanın eline vererek Silivri’nin kapısını zorluyorlar.
Ustaca hazırlanan ve servis edilen senaryo Usta’nın da aklına yatmıştı. Zaten asker, militer zihniyet bir çizgiye çekilmiş ve kulağı bükülmüştü. Üst üste ve oyunu artırarak iktidar olan, %52’nin desteğini almış bir hükümete hangi asker kafa tutabilecek, hangi cunta darbe planlayacaktı. Silivri’nin kapısını açarak pekala Ergenekoncularla Camiayı kafa kafaya getirip Usta aradan sıyrılabilirdi. Böylece belki de kontrol edemediği, talimat veremediği bir kesimi de bertaraf etmek, kulvar dışına itmek mümkün olabilirdi. Onlar vuruşsun, hükümet merhamet eden, affeden olsundu. Ergenekoncuların sevinç çığlıkları Usta’nın da mantıklı bulduğu bu stratejinin sonucu olsa gerek…
Bunlar varsayımlar. Sesli düşünüyorum. Yoksa Başbakanımız böylesine ayak oyunlarına tenezzül etmez. Ayrıca ederse, Ergenekoncuların ilk hedefinin yargı, camia filan değil, kendi iktidarı olacağını bilir. Zira şimdiye kadar yaşanan tecrübelerde darbeciler ilk darbeyi hükümetlere vurmuş, sonra sıradakilere vurmuştur. Tezviratlara, yanlış girdilere, nifak şebekelerine rağmen Usta hikmeti hükümetle hareket edecek ve şer şebekelerinin tuzaklarına düşmeyecektir.
Yargı ve camia ile ilgili yönlerini bir tarafa bırakalım. Biz Menderes’in yaşadığı darbe süreci üzerinden son yaşananları değerlendirmeye çalışalım…
MENDERES’İN DÜŞTÜĞÜ HATAYA ERDOĞAN DA DÜŞECEK Mİ?
Menderes hükümetleri iktidara ilk geldiklerinde aynen AK Parti iktidarları gibi oldukça cesur davranıyorlar; köklü reformlar yapıyorlardı. CHP döneminden, Tek Parti döneminden kalma askerleri emekli ediyorlar. Darbecilerin kıprayamayacağı şekilde değişiklikler yapıyor, asker üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyorlardı. Ama darbe çabaları bir türlü son bulmuyordu. Zira Türkiye’deki sistem askerler üzerine kurulmuştu. Asker-ordu, sistemi kuran güçlerin ve batılıların ülkedeki sigortası, garantörü idi. Demokrat Parti iktidarı ise sistemin sahiplerinin ve vasilerimizin-hamilerimizin Türkiye’ye çizdiği yoldan ayrılıyor, halka fazlaca prim veriyor; kendisine bırakılmış göstermelik demokratik alanın dışına taşıyordu. Kontrol edilmesi gereken bu ülkeye bir balans ayarı gerekiyordu. Lüzumundan fazla büyümesi ve gelişmesi engellenmeliydi. Bu ise bütün İslam ve Ortadoğu ülkelerinde olduğu üzere sistemin içine motor freni olarak yerleştirilmiş ordular ve darbeler üzerinden olabilirdi. Darbecilerin ve dışarıdaki azgın aristokratların bizi dizayn eden ve dışarıdan kontrol eden güçlerin etkisinde olduğu gerçeğinden gaflet eden Menderes hükümetleri de, aynen AK Parti hükümetleri gibi üst üste aldığı seçim galibiyetlerine bel bağladı. Darbeden hemen önce yaptığı muhteşem İzmir mitinginde Menderes: “bu halk benim arkamda iken mi darbe yapacaklar?” dedi. Bazı saygılı, hürmetli, topuk selamı veren askerleri göstererek “bu asker mi bana darbe yapacak!” diye kendisine verilen darbe hazırlıklarını küçümsedi ve dikkate almadı. Aslında Menderese karşı darbe, (son ses kayıtlarında olduğu gibi) göstere göstere, intikam çığırtkanlıkları ata ata gelmekteydi. Ama sayın Menderes kitlelerin coşkusundan, etrafındakilerin kuşatmasından ve yanıltmasından bazı gerçekleri görememiş, iktidar olmanın ötesinde kendisini her şeye muktedir görmüştü. Gerçekte Menderes oldukça mutedil, aklı selimle hareket eden, basiret sahibi bir insandı. Ama 10 yıldır iktidarda olma, güce sahip olma, fazla özgüven bazı şeyleri fark etmesini engellemişti. Etrafında, en yakınında var olan darbecileri dahi sezememişti. Savunma bakanı Şemi Ergin darbecileri himaye eden bir adamdı; Menderes onu sezememişti. Başbakanın özel kalem müdürü darbecilerle birlikte hareket ediyordu; Menderes Onu da sezememişti.
9 subay olayı 1957’de patlak vermişti. Solcuların ve darbecilerin aşağıladığı Samet Kuşcu sorumluluk duygusuyla defalarca Başbakana ve yakınlarına ulaşmak için çabalamıştı. Ama Samet Kuşçu’nun ve darbeyi haber vermek isteyen kişilerin malumatları Başbakanın etrafındaki duvara toslamış, fakat Başbakana ulaşamamıştı. Samet Kuşçu Milli Savunma Bakanına mektup yazdı; mektup MS bakanının yaveri, darbecilerle beraber hareket eden Adnan Çelikoğlu’na takıldı. Gerçi onu geçse, Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin’e takılacak, yine Başbakana ulaşmayacaktı. Başta Samet Kuşçu olmak üzere darbeyi deşifre etmek isteyenler, Başbakana da mektup yazdılar bu defa bu mektup ve bilgiler Başbakanın özel kalemine takıldı ve yine hedefe ulaşmadı. Başbakan Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin’in darbecilerle beraber hareket ettiğini anladı ve onu uzaklaştırıp akrabası Ethem Menderes’i Milli Savunma Bakanlığına getirdi. Ama Adnan Çelikoğlu orada aynen durduğu için darbeciler bakanlık nezdinde himaye görmeye devam ettiler. Genel kurmay başkanı Rüştü Erdelhun Paşanın darbecilere karşı olması belki de Menderes’i rahatlatıyordu. Menderes İngiltere’ye giderken uçağı düştü ve Menderes’in kurtulduğu o kazada Özel Kalemi öldü. Özel kalemin çantasından darbecilerle, cuntacılarla işbirliği yaptığına dair belgeler çıktı. Muhtemelen bir güç zehirlenmesi yaşayan Menderes darbecilerle ilgili gereken tedbirleri almadı. Samet Kuşçu vefatından önce şu itirafta bulunacaktır: “Menderes’in etrafını kuşattılar ulaşamadım”.
Bütün engellemelere, perdelemelere rağmen darbeciler, cuntacılar deşifre edildi ve yargılandılar. Bu yargılama esnasında aynen bu günkü CHP’lilerin ve medyanın Ergenekonculara yaptığı gibi, müthiş bir dezenformasyon uygulandı. “Masum askerlere zulmediliyor”, “Menderes istemediği askerleri sindiriyor”, (Samet Kuşçu için) “psikolojik hasta bir adamın ifadeleriyle masum insanlar içeriye atılıyor; linç ediliyor”, “darbe planları hükümet tarafından uyduruluyor”, “orduya komplo kuruluyor!”  vs vs diye, beyanatlar verdiler. Medyada sürekli yazılar çıkardılar. CHP (eski) genel başkanı Baykal gibi bizzat kendileri Ergenekon’un avukatlığını yapmasalar da, CHP cuntacılara avukat tuttu, savunmalarını üstlendi. Bu günkü gibi, mahkeme önünde nümayişler, mitingler yaptılar. Yargı, o dönem CHP’ye daha yakındı. Yoğun çaba ve propagandayla 9 subayın 8’i üç ay sonra dışarıya çıktı; ama cuntacıları deşifre eden Samet kuşçu 3 yıl hapse mahkum oldu. Cuntacılar bu olaydan sonra uyku moduna geçtiler; farklı vazifelere atandılar. Ama örgütlenme, cunta faaliyetleri devam etti. Zaten deşifre olan 9 subay cuntanın sadece bir kısmıydı. 1960 yılında seçim kararı alınmış olmasına rağmen, sandıkla iktidara gelemeyeceğini anlayan CHP’nin desteğiyle 3 ay gibi çok kısa bir süre içinde darbe ortamı hazırlanarak, ülke karıştırılarak 27 Mayıs Darbesi yapılır. Hükümeti uyarmak için çırpınan Samet Kuşçu içeridedir; ama dışarıdaki 8 subay cuntacı-darbeci kadronun içindedir. Darbecilerin ve darbe metnini radyodan okuyan Alpaslan Türkeş’in (Hüseyin Feyzullah) ilk yaptıkları şey gidip İsmet İnönü’nün elini öpmek, emir ve talimatlarını talep etmektir. Darbecilerin genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere kimlere ne eziyetler, zulümler yaptıkları herkesin malumu…
Başbakan hükümet etmektedir, iktidardır; mühür ondadır ve Süleyman dahi odur. Dilediği kanunu çıkarabilir, dilediği değişikliği yapabilir. Ortalıkta başka usta da olmadığı için millet eli mecbur yine ona oy verecektir. Milletin önünde başka lider, başka alternatif yoktur! Hepimiz ona muhtacız ve mahkumuz! O bizim biricik kurtarıcımız; amenna. Bunların hepsine tamam.
Ama bir ayette “bir kesime husumetiniz, sizi adaletsizliğe ve yanlışa sürüklemesin” diye bir ayet hatırlıyorum. Acaba diyorum Başbakan Ergenekoncuların, beyazların ve onların parti içindeki müzevirlerinin dolmuşuna biniyor olabilir mi?
Menderes’in yaşadığı sürece benzer bir sürece sürükleniyor olabilir mi?
Ergenekoncularla ilgili tasarruflarda, ÖYM’lerle ilgili düzenlemelerde hata yapabileceğini, yanılabileceğini ve bu yanılgının hem kendisine, hem millete çok pahalıya patlayabileceğini de hatıra getirmesi biz aciz kullardan yüce Sultana arzımızdır.


NOT: 27 Mayıs darbesi, darbenin hazırlanışı konularında İdris Gürsoy’un 3 kitabı var. “Dokuz Subay Olayı”, “Darbenin Şahitleri” ve “Darbeye 100 Gün Kala”. Kitapların hepsi çok güzel ve akıcı, açıklayıcı. Herkese tavsiye ederim.

www.yusufgezgin.com

Hiç yorum yok: